Header Ads


Düz Dünya Gerçeği eser miktarda uyanmış, sorgulayabilen, cesur ve özgür beyinler içindir. Bu sarsıcı gerçeği herkes gibi önce reddedip alay edeceksiniz. Olur da tüm yargıları bir kenara bırakıp sabırla ve sakince incelerseniz doğuştan kazanılmış bu zeki programlamayı kırabilir ve gerçekleri içeri alabilirsiniz.
Üzerindeki en güçlü programlamayı kırmaya cesaretin var mı? Yok mu?

GÖKYÜZÜNÜN SAĞLAM KUBBESİ

GÖKYÜZÜNÜN SAĞLAM KUBBESİ


İlk çağlardan beri insanlar göklerin boş ve sonsuz bir alan değil, sağlam bir yüzey olduğunu biliyor ve buna inanıyordu. Keldaniler ve Mısırlılar gökyüzünü dünyanın devasa örtüsü olarak görüyorlardı; Hindistan ve İran'da gökkubbe metalik bir kapak, düz, dışbükey veya hatta piramidal şeklinde olduğu düşünülüyordu. 17. yüzyıla kadar yeryüzü her zaman sağlam duvarları olan bir dairenin merkezi olarak görülüyordu; ve çizimlerde daima bir çatı yada kubbe ile temsil ediliyordu. 



Kubbe, Merkez ekseni Polaris (Kuzey Yıldızı) olmak üzere doğudan batıya, Güneş ve Ay dışındaki tüm aydınlatma armatürleri ile birlikte dönmektedir. Takımyıldızlar, kubbenin dönen kütlesine sabitlenmiştir ve bu yüzden asla yerleri değişmezler.



Bununla birlikte, bu Yeryüzünü tamamlayan bölüm, kütle çekimi teorisinin ortaya çıkmasıyla bir anda unutuldu, ortadan kaldırıldı, çünkü kütle çekimi teorisinin, dünyanın etrafındaki alanı sınırlayan sağlam bir kubbenin varlığı, olağanüstü mesafedeki uzaklıklarda olduğu iddia edilen ve bir şekilde havada dönerek duran gezegenlerin savurgan hareketlerini imkansız hale getirecekti. Böylece binlerce yıldır evrensel olarak kabul edilen gökyüzünün sağlam bir yüzey olduğu gerçeği tamamen ortadan kalktı. Bununla birlikte, yeryüzünün üzerinde sağlam bir kubbenin olası varlığı, ki gerçek olduğu ortaya çıkacak olursa muazzam sonuçlar doğuracağından küre model için büyük önem arz eden bir sorundur. Kuşkusuz genel tepki beklenen bir durumdur; ancak kadim insanların göklerin maddi varlığına inanmalarının sebepsiz olmadığı düşünülebilir; üstelik bu kavramın dünyanın her medeniyetinde, antik çağlardan 17. yüzyıla kadar, çağlar boyunca tutarlı bir şekilde boşu boşuna aktarılmış olmadığı aşikardır. Tek alternatif, gerçeği ispatlayabilmektir, ancak şu anda bunu yapmanın kolay olmadığı kesinlikle açıktır. 



Bununla birlikte, gezegenlerin yada Ay gibi uydu tarzı kütlelerin göklerde var olduğu inancına dayalı hatalı yorumların kafaları bulandırması nedeniyle şimdiye kadar tartışılmasına izin vermediği konu başımızın üzerinde var olan sağlam bir kubbenin varlığıdır ve aslında kolaylıkla keşfedilebilir. Gezegenler ve Ay sanıldığı yada iddia edildiği gibi katı, opak madde kütleleri değildir. Bunlar basitçe madde olarak var olmayan, ışıklı ve şeffaf disklerdir; ve bu hayali kütlelerin yüzeyinde var olduğu düşünülen kraterlerin, tepelerin, dağların ve vadilerin, aydınlatılmış ve ortaya çıkmış gökyüzünün sağlam kubbesinin topografik özellikleri olduğu açıktır. Ayrıca, teleskobun merceğinin küresel bir kütle izlenimini veren bir dışbükey görünüm yarattığı da göz önünde tutulmalıdır, ancak bu dışbükeylik etkisi yalnızca bir optik yanılmadır. 



Gökyüzünün kubbesi, sadece teleskop yardımıyla gezegen yada Ay denen şeffaf disklerinden değil, ayrıca nadir durumlarda çıplak gözle de görülebilir, yani gece gök gürültülü fırtınalı olduğunda şimşek çakmasıyla aydınlandığında görülür. Bir çok kişi, eğer şanslılarsa ve benzer koşullarda, şimşek çaktığında Gökkubbenin tamamen aydınlatıldığına şahit olmuştur ve hatta mükemmel ve sürekli bir görünürlük sağlayan hızlı bir dizi yıldırım deşarjı sırasında birkaç dakika boyunca sabit bir şekilde bile gözlemleyebilmiştir. Bu durumda, eskilerin gökyüzünün katı bir kitle olduğunu iddia ettikleri aynı koşullarda aynı gerçeği ortaya çıkarmak mümkün olduğu için, gelecekte de pek çok gözlemci artık benzeri bir açıklama yapabilir. 



Bu nedenle, Gökkubbenin geniş alanlarının geceleyin fotoğrafını çekme olasılığı, özellikle dünyanın gök gürültülü fırtınaların sıklıkla yaşandığı yerlerde yapmak için sayısız fırsatların olduğu öngörülebilir. Bu gözlemi dikkatlice yapanların tarifi şöyledir; “Gökkubbenin görünüşü, oldukça dik, hafif eğimli piramidal şekilli kubbeye benziyordu ve dövülmüş veya yontulmuş kurşun gibi düzenli olarak küçük eşitsizlikler gösteren parlak metalik koyu gri bir maddeden oluşuyormuş gibi görünüyordu.” Daha büyük ayrıntılar, özellikle kraterler, arka planda açıkça görülüyordu; ama şimdiye kadarki en etkileyici durum, en yüksek noktası yeryüzünden en fazla yüz kilometre uzakta olan kubbenin inanılmaz yakınlığıydı. 



Bu bağlamda, Homeros'un metinlerinden birinde, dünyayı çevreleyen çan şeklindeki kubbenin yüksekliğinin Olympus Dağı'nın iki katı, yani yaklaşık altı kilometre olduğu belirtildiği hatırlanabilir. Muhtemelen o zamanlarda Yunanistan atmosferinin olağanüstü temiz olmasından kaynaklanmış olması gereken bu yanıltıcı tahminle birlikte, yine de, gökyüzünün kubbesinin çok yüksek olmadığı bir gerçektir. Bu nedenle, yukarıdaki açıklamalardan, dünyayı çevreleyen bir maddesel kubbenin varlığının inkar edilemeyeceği sonucuna varılır; ve bu gerçek, günümüzün dış dünya kavramlarını tamamen kökten değiştirmektedir. 


Dünya uzay adındaki boşlukta asılı bir şekilde durmamaktadır, aksine duvarları onu her yönden çevreleyen bir zemininde durmaktadır. Göğün genişliği sınırsız ve belirsiz mesafelere uzanmamaktadır. Varlığını tesbit edebildiğimiz Evrenimizin boyutlarının artık kısıtlı olduğunu biliyoruz ve bunlar dünyayı çevreleyen dairesel duvarla sınırlandırılmış durumdadır. Bu kütlesel engel sayesinde radar dalgaları yansıtılır; ayrıca bu bağlamda elektromanyetik dalgalara sınırlı üst atmosferin varlığıda kubbe nedeniyledir. Yeryüzü ile Gökkubbe arasında kesinlikle katı bir cisim yoktur, çünkü takımyıldızları da gezegenler gibi, sadece ışıklı fenomenlerden başka bir şey değildir. 


57:25 …Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır…


Göktaşları, belli ki Gökkubbeden kopup ayrılan ve dünyaya ulaşan parçalardır. Analiz edildiğinde bu kütlelerin nikel alaşımlı saf demir (FeNi) içerdiğini bu sayede, gök kubbenin sağlam bir yapıda olduğunu anlayabiliriz. Göktaşlarının %95'inden fazlası demir-nikel (FeNi) metali içerir. “Demir-nikel”, metalin çoğunlukla demir olduğu ancak aynı zamanda % 4-30 oranında nikel içerdiği anlamına gelir. Metal, kamasit (düşük nikel konsantrasyonu) ve taenit (daha yüksek nikel konsantrasyonu) olarak bilinen iki farklı alaşım olarak oluşur. Her iki alaşımın da güçlü mıknatısı çekme özelliği vardır. Her iki alaşım da Yeryüzünde kayalarında doğal olarak oluşmaz, yani Kuran’da 57:25’de de ifade edildiği gibi demir saf halde gökten yere indirilmiştir, bu nedenle kamasit veya taenit içeren bir kaya bulunduğunda bunun bir göktaşı olduğunu söyleyebiliriz. Nikel elementi sertleşebilirliği artırmak için demire ve çeliklere eklenir. Getirdiği artan güç ve sertlikle çeliğin tokluğunu ve sünekliğini genellikle iyileştirir. Bu bilinen bir tekniktir ve metalurjide kullanılır. Yani nikelin gökkubbeye neden eklendiği aşikardır. Aşılması güç sağlam bir duvar oluşturmak içindir.



Görünen o ki, zamanın başlangıcında yeryüzünün üzeri şimdi gördüğümüz Gökkubbeyi oluşturan bitişik kütleler ile kaplanıp nikel ile sağlamlaştırılmış halde yukarı gök ile zorunlu olarak ayrılmış olmalıdır; ve bu nedenle, şimdi gökkubbeden bölünen parçalar saf öğeleri içermektedir. Yeryüzündeki metaller ve cevherler sonuç olarak gökyüzünün yüzeyinde de mevcuttur. Aslında metaller ve gökyüzü arasında her zaman bir ilişki kurulmuştur, çünkü gökyüzünün doğası içgüdüsel olarak sıcak iklimli ülkelerde, erime sıcaklıklarının metalik etkisini yoğunlaştırdığı ve daha algılanabilir kıldığı kurşun ve bakırla karşılaştırılır. 



18:96 Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit: "Ateş yakıp körükleyin" dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince. "Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim" dedi.


Zulkarney’nin bu ifadesi tahminimize göre Kubbenin o zamanlar açık olan kısmının kapatılması ile ilgilidir.  Muhtemelen Antartika ötesi ile ilgili duvar oluşturma eylemidir. Ve bu ayet bize kubbenin hangi maddelerden yapıldığına dair zaten gerekli işareti vermektedir.


Mısır kozmolojisinde bulunandan ayrı olarak, klasik literatürde, gökyüzünün metalik doğasına iki özel referans vardır: ancak ilki ikinciden bağımsız olmayabilir. İlk olarak, Homeros'un şiirlerinde, yıldızlarla dolu Olympus'un, Tanrıların ikametgahı, ışıltılı bronzdan yapıldığını görüyoruz; ve ikincisi, Eski Ahit'te Eyüp peygamber, gökyüzünün bir metal aynası olduğunu ilan ettiğinde kesin bir tanım olarak kabul edilebilecek tarif verir. 



Bu bağlamda, Ay’ın gümüş rengine şiirsel olarak atıfta bulunulduğunu görüyoruz, gerçektende şeffaf diskin altında görünen kubbenin metalik yüzeyinin gerçekte gümüş rengi olarak tanımlanabileceği gözlemlemekteyiz. Yine Doğu mitolojisinde güneş tanrıçasının niteliğinin kutsal ayna olduğu da söylenmesi tesadüf değildir. Bu, Gökkubbenin gerçek doğasını ifşa eden bir başka ilişkidir; ve özellikle kubbe Güneşin ışıkları ile parladığında şüphesiz bir ayna gibi göründüğünü kabul etmek gerekir. 


Cam ile güneş arasında bir benzerlik olduğu sıklıkla gözlemlenmiştir. M.Ö. 6. yüzyılda Empedokles, güneşi, eterin ışığını toplayan ve yansıtan, ancak kendi başına bir ışık gücü olmayan camsı bir cisim olarak görüyordu. Geçen yüzyılda İngiliz gökbilimci Palmer, Güneş'in, Yaratıcı'dan yayılan ışınları bize ileten bir mercek olduğu görüşüne sahipti. Ayrıca, Ptolemy'nin Evrenin oluşum sistemindeki kristal bir gökyüzünün, yani şeffaf bir mineral maddenin doğasında bir gökyüzü varlığından bahsettiği bilinmektedir. Bu bağlamda, güneş diskinin geçişi ile oluşan ısı nedeniyle, bir lense benzer hale gelebilmesi için Gökkubbenin içerdiği silisli malzemelerin füzyon ile camlaşmış olmasının imkansız olmadığı düşünülebilir. Erimiş metal üzerinde oluşana benzer pürüz veya cürufun varlığı, güneşin yüzeyinde de gözlemlenmiştir ki bu, şeffaflığı nedeniyle gerçekten gökyüzünde termal ve kimyasal tepkimeler olma olasılığını doğruluyor gibi görünüyor. Bu nedenle güneşin ürettiği görünen ışığın ve ısının bu kaynaktan gelmediği, ışıklı disk altındaki Gökkubbenin parlak metalik yüzeyinin ürettiği yansıyan bir cam etkisinden kaynaklandığı anlaşılabilir. Bu şartlar altında güneşe atfedilen tüm canlı ve faydalı özelliklerin, ışınların yanı sıra gökyüzünün sağlam kubbesinede atfedilmesi gerekir. Bunlar güneş ışınları değil, Gökkubbenin metalik yüzeyinin ışınlarıdır. 



Şimşeği oluşturan elektriksel deşarjların yer kütlesi ile gök kubbesi arasında gerçekleştiği de aşikardır. Ayrıca, yoğun elektrik akımlarının geçişinin ve deşarjlarının baskısı altında kubbenin bazı kısımlarının genişlediği ve bölündüğü veya patladığı tahmin edilebilir; bu nedenle, gök gürültüsü yankıları adı verilen kısa patlamalar, daha sonra gürültülü gürlemelere dönüşür ve dünyayının içlerindeki geniş mağaranın iç kısmında yankılanır. Şimşek çakmasının her zaman hemen ardından bronz veya pirinçe benzer bir metalik rezonans olduğu da gözlemlenebilir; ve açıkça algılanabilen bu özel yankılanmanın, kesinlikle, patlamaların baskısı altında titreyen kubbenin metalik duvarları tarafından üretildiği söylenebilir. 


43:11 O ki gökten bir ölçüye göre su indirdi de onunla ölü bir ülkeyi dirilttik. İşte böyle çıkarılırsınız.


Antik çağlardakiler, yağmurun kubbenin diğer tarafında bulunan ve bu tarafa çatlaklardan geçen suların bir parçası olduğunu söylemişlerdir. Bu bağlamda, yağmurun her zaman bir fırtına sonunda, yani kubbenin yarılma sesinden sonra, ve gök gürültüsü duyulduktan sonra boşaldığı söylenebilir; ve bu eskilerin teorisini doğruluyor gibi görünüyor. 


Yıldırım, kubbenin elektriklenmesinden kaynaklanan bir olgudur; ancak çatallı şimşek denen ve gözlemlenen ışıklı dalların ve dallanmaların kesinlikle yıldırım olmadığı belirtilmelidir; ve aslında inanıldığı gibi atmosferi de geçmezler. Bunlar, muhtemelen metal damarlar gibi düzensiz izleri takip ettikleri gökyüzünün kubbesinin hareket eden ışıklı elektrik akımlarına karşılık gelir; kubbenin dışbükey şeklini izledikleri de görülmektedir. 



Kuyrukluyıldızlar, göktaşları ve kayan yıldızlar, çatallı şimşek denilen şimşek gibi kökeni kubbenin kütlesinde bulunan fenomenlerdir. Kuyruklu yıldızlar, gökyüzünün kubbesinde meydana gelen elektriksel reaksiyonların yarattığı kendiliğinden ışıklı oluşumlardır ve bu onların beklenmedik ve ani ortaya çıkışlarının diğer yıldızlar gibi sabit doğrultuda veya gezgin yıldızlar gibi ileri geri hareketler yerine aniden ortaya çıkıp hızlı ve değişken hareketlerini de açıklar. Kuyruklu yıldızın geçişine ses eşlik etmez, yani şimşek çaktığında olduğu gibi kubbenin yarılıp patlamasına neden olan elektriksel deşarj yoktur. O nedenle şimşeğin, kubbenin kalınlığında meydana gelirken, kuyruklu yıldızların kubbenin yüzeyinde meydana gelen bir fenomeni olduğu söylenebilir. Gökyüzünün uçsuz bucaksız genişliğinde gezinirken görülebilen kuyruklu yıldızların yörüngesi parabolik olarak tanımlanır. Bu, aslında olay kubbenin yüzeyinde gerçekleştiği için, yörüngenin tam olarak aynı eğriliği izlediği ve dolayısıyla görünüşte parabolik bir şekil aldığı anlamına gelir. Bu akımlar nihayetinde toprağa doğru deşarj olması için gereken elektrik miktarının belirli bir noktasında birikmesine katkıda bulunur ve bu da daha sonra doğrudan bir hat üzerinde gerçekleşir. Kuyrukluyıldızlar, göktaşları ve kayan yıldızlar, çatallı şimşek denilen şimşek gibi kökeni kubbenin kütlesinde bulunan fenomenlerdir.



Kayan yıldızlar, takımyıldızları oluşturan ve çok yavaş hareket eden yıldızlarla sıradan anlamda karıştırılmamalıdır. Bunlar, yeryüzüne herhangi bir elektrik boşalması olmaksızın, kubbenin yüzeyinde hızla süzülen ışıltılı oluşumlardır. Bu nedenle, özellikle bazen kıvılcım gibi çatırtı sesleri çıkardıkları duyulabildiğinden, kubbenin şimşekleri ile ilgilidirler. 



Meteorlarda ayrıca gökkubbede meydana gelen elektriksel reaksiyonlardan kaynaklanan ışıklı olaylardır. Sıklıkla patlamalara ve gök gürültüsüne benzer bir sesin eşlik ettiği, bu nedenle kubbenin yarılmasından kaynaklandığı, böylece gerçek kökenlerine dair hiçbir şüphe olmadığı gözlemlenmiştir. Meteorların yüksekliğinin hiçbir zaman 90 kilometreyi geçmediği hesaplanmıştır ve bu rakam, gök kubbenin yeryüzünden olası uzaklığının tahminini doğrulamaktadır.



21:30 O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?


Yaratılış

1:6 Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu.

1:7 Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.


Kutsal kitaplardan, zamanın başlangıcında göklerin yeryüzüne bitişik olduğunu biliyoruz, bu da göğü çevreleyen kütlenin yerdeki ile farklı olması ile tutarlıdır; ve çağlar içinde aşamalı olarak kubbe yukarıya kaldırılmıştır. Kubbenin bu yükselişi çok fazla olmamalıydı. Daha önce belirtildiği gibi, mercek yardımı ile, teleskop ile gökteki disklerin görülebiliyor olması, onun çok uzakta olamayacağını gösterir. İnsanın görme kapasitesinin sınırlı olduğu, çok güçlü aletlerin yardımıyla bile sonsuz bir mesafeyi göremeyeceği açıktır, aynı zamanda çeşitli atmosferik katmanların farklı yoğunluklarından dolayı olası bir büyütme etkisini de göz önünde tutulmalıdır. Bu nedenle gökyüzünün kubbesinin inanılmaz derecede yakın olduğu kabul edilmelidir.


Çok uzak bir mesafede olsaydı, meteorlar parçalanır ve toz haline gelir ve yağmur, dünyaya ulaşmadan önce uçucu hale gelirdi. Dünya yüzeyini gökyüzünden ayıran kesin mesafenin belirlenebileceği mutlak güvenilir bir yöntem yoktur ve asla olmayacaktır. Aslında karasal koşullara uygulanan fizik kanunlarının üst atmosferde ve kubbenin tepesine bitişik boşluklarda geçerli olup olmayacağı da çok şüphelidir. Gökyüzünün kubbesi olan katmanının yüksekliği, radar dalgalarının yeryüzüne dönmesi için geçen süre ile ölçülmüştür. Bu mesafe gündüz 40-50 kilometre, gece 90 kilometre olarak verilmiştir; ancak gün için elde edilen rakam güvenilmez olarak kabul edilebilir, çünkü güneşin ısısından dolayı dalgaların yayılmasında bir ivmenin meydana geldiğine inanılabilir. Öte yandan atmosferin kalınlığının da ölçüldüğü bilinmektedir. Ancak atmosfer görünmezdir ve kubbe, gözün dinlenebileceği tek yüzey olduğundan, atmosferin kalınlığının kubbenin yüksekliği anlamına geldiği açıktır. 


13:2 Allah O’dur ki gökleri sizin görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti, sonra da arş üzerine kuruldu ve güneşle ayı emrine boyun eğdirdi.


11. yüzyılda Araplar, yöntemlerinin kabul edilebilir olduğunu varsayarak alacakaranlığın süresini ölçerek bu kalınlığın 92 kilometre olduğunu tespit ettiler; ve günümüzde aynı yöntemle 64 kilometre rakamı elde edilmiştir. Benzer bir göstergede, kubbenin orada özellikle alçakta olduğunu iddia eden Seylan'dan gelmiştir, ve sadece 40 mil yüksekliğinde olduğu gözlemlenmiştir, yani yerden 60 kilometre uzakta; ve bu iddianın sadece bir tahmin olduğu düşünülse dahi doğru olmadığı anlamına gelmez. Bu rakam, yeterince uzun bir süre boyunca gökyüzünün kubbesini gören ve gözlemleyen bir çok kişinin izlenimiyle de tutarlıdır; ve sonuç olarak yeryüzünü gökyüzünden ayıran ve bazı yerlerde değişiklik gösterebilen mesafenin ortalama 100 kilometre mesafesinde olduğunu tahmin ediyoruz.


Galileo'nun kullandığı kendi inşası olan ilk teleskop sadece üç kat büyütme gücüne sahipti. Yine de, bu küçük aletle, kendisinin ayın dağları olarak tanımladığı kubbenin zirvelerini görebiliyordu; yani kubbenin yüksekliği 120 kilometre demek yerine 50 ila 60 kilometre kadar yakında olabilir. Gökyüzünün kubbesi kesinlikle sert olmayabilir, ancak aralıklarla dönüşümlü olarak yüksek veya alçak olabilir, böylece bu koşullar altında atmosfer basıncındaki değişiklikler açıkça kubbenin değişen yüksekliklerinden kaynaklanacaktır. 


Tevrat’ta Gökkubbe olarak anılan Kubbe, meteor ve asteroitler olarak bilinen kubbeden kopan parçaların mineral bileşimleri nedeniyle metalik bir yapıya sahip olarak tarif edilir. Ek olarak, Kubbenin metalik iletken özelliklerinin gökyüzünün elektromanyetik doğasından ve Dünya'nın elektromanyetik kutuplarından dolayı olduğunu biliyoruz, bize ışık veriyor, ardından gelen gök gürültüleri ile Kubbenin büyük bir kısmı elektromanyetik deşarjdan titreşiyor.


Ayna gibi yansıtıcı özelliği olan metalik yapısı nedeniyle, Gökkubbe'nin üzerindeki mavi suların camsı görüntüsü, optik kırılma nedeniyle mavi gökyüzü olarak gördüğümüz optik yanılmaya yol açar; yanı sıra Gökkuşakları gibi diğer optik efektlerin oluşmasına neden olur. "Tesla'nın elektrik evrenine bakışına inanıyorsanız ve kubbenin elektrostatik bir jeneratör olduğuna ve plazma, manyetizma ve elektrodinamiğin güneşin ve ayın ışığının oluşmasını sağladığını ve su veya su gibi diyamanyetik maddelerin manyetik alanlar tarafından etkilendiğini görüyorsanız gözlem ve test edilebilir tahminlerle yukarıda bir kubbe olduğu söylenebilir."




Kubbenin yüksekliği ile ilgili 1962 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından yapılan Fishbowl Operasyonunu ve daha büyük bir operasyon olan Dominic nükleer test programının bir parçası olarak gerçekleştirilen bir dizi yüksek irtifa nükleer testini saymak mümkündür. 1960'larda askeri operasyonlardan yapılan gözlemlerden ve yapılan yüksek irtifa nükleer testlerden Kubbenin en yüksek yerinin yaklaşık 1600 km yüksekliğinde olduğu ve 360 ​​derece Antarktika rafına doğru aşağı doğru kıvrıldıkça giderek azaldığı anlaşılmıştı. 


Bir amatör roketin yaklaşık 110 km’de kubbeye ​​çarptığı gözlemlenmiştir. 




Bazı araştırmacılara göre Kubbenin en yüksek yerinin kabaca 500 km olduğu ve kenar olarak adlandırılan yerlerin Antarktika Rafına (Buz Duvarı) kadar küçüldüğü iddia edilmiştir. Sonuçta kesin bir şey söylemek gerçekten zor. 


Mavi gökyüzünün Güneş'in Kubbenin üzerinde bulunan sular üzerindeki etkisinden kaynaklandığı söylenebilir, ancak atmosferin üst tabakalarından yapılan gözlemde kubbe koyu mavi, siyaha yakın görünmektedir Su büyük hacimde olduğunda ve güneş ışığı ona çarptığında mavi görünür. Okyanuslar bu nedenle mavidir. Ancak, “atmosferin masmavi rengi, gökyüzünün yüzeyindeki bakır oksit veya kobalt gibi mavi bir renklendirme maddesi sağlayan bazı metallerin veya alaşımlarının varlığından kaynaklanıyor da olabilir. Özellikle mavi renkli cam üretiminde kullanılan bu metal, göktaşlarında çok büyük miktarlarda bulunur ve rengi, güneş tarafından atmosferik katmanlara, tepesine tam olarak ulaşmasalar bile yayılabilir. Kubbe belli bir mesafeden yansıma yapabilir. Mars'ın saydam diskinin kırmızımsı tonunun, kubbenin yörüngesinin altındaki kısmının bu rengin bir bileşimini sağlayan demir oksit içermesinden kaynaklandığı söylenebilir.


25:53 O, iki denizi salmıştır; bu taze ve tatlıdır, şu tuzlu ve acıdır. Her ikisinin arasına, karışmalarını engelleyen sağlam bir engel koymuştur.


Gökkubbenin üzerindeki sular Kubbeden dışarı akmazlar çünkü sular kapalı Sistemin sınırları içinde kalmaktadır. Şeffaf bir öğle yemeği termosunu hayal edin. Çoğunlukla termosun duvarlarını arası boştur, kapalı duvarların içinde bir miktar su veya başka bir sıvı ile dolu olduğu için termosun içindeki basınç yada sıcaklık sabit kalır. Benzer şekilde, Gökkubbenin üzerindeki sular yeryüzünün temellerinin tek bir sistemde bir araya getirildiği geniş bir kapalı kozmoloji içinde çevrelenmiş ve basınç altındadır. 


Yıldızlar ve Kubbe UV duyarlı veya fotokromik (özellikle gözlük camlarında kullanılır, güneşe çıktığında cam daha koyu olur), parlak güneş ışığına maruz kaldığında veya bir UV siyah ışığının altına yerleştirildiğinde rengi beyazdan kendi rengine değiştirir. Aynı şekilde, Kubbede elektromanyetik ses dalgaları, sonolüminesan (sonolüminesan ses dalgasından ışık üretmek demektir) renkler ve parıltı yaratır.  


Aynı şekilde, Samanyolu'nun da sonolüminesan renkler ve parıltılar yaratan elektromanyetik ses tarafından yönlendirildiği sonucuna varıyoruz. Bunları biz galaksiler ve  yıldızlar olarak görürüz. Pointillism (noktalardan resim yapma tekniğine denir)’lerin fotokromatik etkileri ile yıldızlar arasında ne kadar benzerlik olduğu, tesadüfi olamayacak kadar gariptir. 


Üzerimizdeki tüm Kubbe dönmektedir ... ama zodyak (burçlar) sabit pozisyondadır... 


Kubbe'nin üst sınırını buldular ve hemen nükleer silahlarla onu delmeye çalıştılar anacak başaramadılar. Kimsenin sizi yalanlarla kandırmasına izin vermeyin. Elektromanyetik ses dalgalarının sonolüminesan ile ürettiği ışıkların, ki biz buna yıldızlar diyoruz, olduğu bir Kubbe altında yaşıyoruz. Bu Kubbe camsı metal elementlerden yapılmıştır ancak aynı zamanda elektromanyetik koruma ile kaplıdır, ancak bu konu hala araştırma konusudur. Kesin bildiğimiz yıldızların bize oldukça yakın olduğudur.


Not: The Flat Earth Book of Trilogy Book of Secret kitabından faydalanılmıştır.



1 yorum:

  1. Dünyanın her köşesinde bizim düşüncemizi paylaşan insanların katkı vereceği aynı zaman diliminde aynı gözlemi destekleyecek bir çalışma başlatalım. Kesin sonuca ve inkar edilemez bir gerçeği tüm dünyanın gözüne sokalım. Yalanların sonu gelmez, gerçeği sorgulamadıkça...

    YanıtlayınSil