Header Ads


Düz Dünya Gerçeği eser miktarda uyanmış, sorgulayabilen, cesur ve özgür beyinler içindir. Bu sarsıcı gerçeği herkes gibi önce reddedip alay edeceksiniz. Olur da tüm yargıları bir kenara bırakıp sabırla ve sakince incelerseniz doğuştan kazanılmış bu zeki programlamayı kırabilir ve gerçekleri içeri alabilirsiniz.
Üzerindeki en güçlü programlamayı kırmaya cesaretin var mı? Yok mu?

Mısır Piramitlerinin yapımı ve kadim sırları

Ezoterik yapılanmaları ile Antik Mısır, piramitler ve günümüz bilimi.


Antik Mısır'ı incelerken günümüzden yaklaşık 4.500 sene önceye gideceğiz , sonra Sümerlere, kayıp kıta Atlantis ve Osirisin öğretilerine de değineceğiz.Bize dinler tarihi diye öğretilen parça parça belgeleri birleştirip bir harita ile karşılaşacağız.İnsanlık tarihinin kadim sırlarını, yaptıkları eserlerde birlikte inceleyeceğiz.

Karşımıza belki daha önce hiç farkına varmadığımız ve aslında hep önümüzde duran ama anlamadığımız kutsal metinler de çıkacak.Geçmiş zamanlarda insanlığın ayak izlerini takip ederken karanlık odalarına da girmek zorunda kalacağız.

Ancak bu şekilde günümüzde  bize 'Müspet Bilim ' adı altında sunulan minik  bir parçanın asıl bizlerden saklanan büyük parçasının hikayesini  anlayabileceğimizi umuyorum.

Bugün müsbet bilim adına çalıştığını iddaa eden  NASA ,ESA ve benzeri kurumların esinlendikleri isimlerin , Dünyamız ve Uzay hakkında savundukları tezlerinin ve bize bildirdikleri mesafe ölçülerinin  aslında binlerce yıl önceki ezoterik doktrinlere dayandığını hep birlikte göreceğiz.

Bilim , doğada olan olayların  metodolojik yöntemler ile tespiti ve değerlendirilmesi çabalarının toplamıdır . Ancak bu araştırılır ve sunulurken tarafsız kalarak konu  sebep-sonuç ilişkileri ile açıklanmalıdır . Bu sebep-sonuç ilişkileri ise  serbestçe incelenebilmelidir.

Tez (İddia): Tartışmaya, iddiaya dayanarak bir öneri, fikir ileri sürmek.

Hipotez (Önerme): Bir gözlemin, bir olayın, bir olgunun ya da bilimsel bir problemin, üzerinde daha fazla inceleme yapılarak test edilmesine olanak veren, öneri niteliğinde açıklama.

Teori (Kuram): Tekrarlanan gözlem ve deneylerle, mevcut bilgi birikimi düzeyinde doğruluğu büyük ölçüde kabul edilmiş, ancak yine gözlem ve deneyler yoluyla yanlışlanabilme olasılığı bulunan, öngörülerinde doğru çıkmış hipoteze, teori (kuram) denir. Teoriler, gözlem, deney, akıl ve mantık yollarıyla her defasında doğrulanabilmelidir.

Yasa (Kanun): Tekrarlanan gözlem ve deneylerle, aynı şartlarda aynı sonuçları verdiği kesin olarak belirlenen, akla ve mantığa uygun, genel kanıya göre kabul görmüş, değişmez nitelik kazanmış, yanlışlanma olasılığı olmayan gerçek bilgiye, yasa (kanun) denir. Yasalar değişmezlik ilkesine sahiptir.

Ortaya çıkan gerçekler  İnsanoğlundan saklanmamalıdır. Belli bir zümrenin tekelinde olmamalıdır. Günümüzde olduğu gibi bu tarafsızlık ilkesi bozulur ise , o zümrenin öğretilerini  neye kime hizmet ettiğini bile bilemeden ezberler durur ve   Heliosentrism gibi kitleler tarafından genel kabul gören teorilere sanki ispatlanmış kesin değişmez 'yasalar ' deriz.

İnsanoğlundan gerçek bilimi saklamak niye belli bir zümrenin işine gelsin derseniz , durum çok basit , burada köle olan , adına Homosaphiens denen bir ırka 'dışarıda hayat var' niye desinler ki ? Yeni yerlere neden bu köle kalan İnsanoğlu gitsin? Gerçek Dünya haritasını saklamalarının nedeni de bu değil mi ?

Onlara göre biz insanoğlunun  işi tavuk gibi kümeslerinde oturmak , oyalanırken ölümü beklemek hatta bunu kader saymak , bu sırada yemek içmek hastalanmak ilaç kullanmak ve ekonomik ağ oluşturmak yani diğer insanlar ile birlikte pil gibi enerjimizi boşaltıp- şarj ederken , aslında birileri için maden işçiliği yapmak değil mi?

Kurulan ekonomik sistem ne olursa olsun İnsanlığa biçilen rol sadece büyük firmaların sermayesini yükseltirken Dünya maden rezervlerinin işçiliğini  İnsanoğlu'na yaptırmak değil midir doslarım? Bu sayede de köle insanoğlunu kendi kurdukları sistemde oyalamış olacaklardır. İşte Mısır Medeniyeti de böyle bir medeniyetti. Firavun kral tarafından köle halkı bu şekilde yönetilmekteydi.

Günümüzde de durum böyle , hem ekonomik hem siyasi hem de inançsal açıdan manipüle ediliyoruz. Manipülasyon , İnsanları kendi bilgileri dışında veya istemedikleri halde etkileme veya yönlendirme anlamına gelir. Bu etkileme ve yönlendirme sonucu insanlar davranış değişikliği ya da kanaat değişikliği gösterebilirler.

Ekonomik ve siyasi açıdan insanlık globalizme inandırılırken , Yüce Yaratıcının gönderdiği dini ve peygamberlerini de devamlı yalanlayan ve üste çıkmaya çalışan bu zihniyet bugünlerde en iyi ihtimalle doğa bilimleri ile 'yeni bir inanç düzeni = bilim dini = Scientology ' gibi kavramlar da ortaya çıkararak sistemin mimarları Yeni Dünya Düzeni'ne halkı geçirmek üzeredir.

Bu yazıyı kaleme alma sebebim ise antik çağlardan bu güne kadar gelen inanca tabii olan güçlü ancak azınlık olan bu grubun , dini ritüellerini  sinsice 'müsbet bilim' adı altında insanoğluna dikta etme çabasıdır. Peki neden ? Nedenini hep beraber göreceğiz ,

Bu ön girişi yaptıktan sonra hadi Antik Mısır'ı inceleyelim.


Dünyamızdaki en gizemli yapıların başında şüphesiz ki Mısır Piramitleri gelmektedir.
Amerika Kıtası’ndan Asya Kıtası’na kadar Dünya’nın birçok bölgesinde rastlanan piramitlerin içinde en fazla ilgi uyandıranları Mısır’daki piramitler olmuştur.

Bu nedenle de, Mısır deyince kuşkusuz ki, ilk akla gelen konuların başında, o devasa piramitler gelir. Bu gizemli yapılar ,  gerçekten de alnından ter damlayan ve kırbaç altında zorla çalıştırılan binlerce köle tarafından mı inşaa edilmiştir ?

Tek parça tonlarca ağırlığındaki dev taş blokları sadece kas kuvvetiyle mi üst üste yerleştirildiler?
Bu nasıl bir kas kuvvetiydi? Hangi iple hangi kopmaz halatlarla  çektiler o tonlarca ağırlıktaki kayaları?  Bir de o kayaların yüzlerce kilometre uzaktan getirildiğini de düşündüğümüzde iyice kafamız karışıyor ve teknolojilerini gerçekten merak ediyoruz.

İşte akılları karıştırmaya başlayan ilk sorular bunlardı.Ancak konu üzerinde araştırmalar sürdürüldükçe kafaları karıştıracak daha pek çok sorunun daha ortaya çıkmakta gecikmediği görüldü.

Öncelikle, bilinen insanlık tarihinin bize sunduğu verilerle, Mısırlılar’ın bu devasa yapıları hangi teknolojiyle yaptıkları sorusuna mantıklı bir cevap verilemeyeceği kesin olarak anlaşılmıştı…


Cevap: “İnsanlığın Ezoterik Tarihi”nde gizliydi, doğada saklıydı , manyetik alan ve levitasyon ile açıklanmaktaydı.
Keops, Kefren ve Mikerinos Piramitleri ( ... )

Gerçekte bu üç büyük piramit  'Nuh Tufanı öncesi teknolojisi kullanılarak Osiris Rahipleri’nin gözetiminde inşa edilmiştir'  denmektedir.

Bir zamanlar Büyük Piramit de dahil olmak üzere, Mısır’daki tüm piramitlerin anıt mezar olarak yapıldığı görüşü günümüzde geçerliliğini yitirmiş durumdadır.

Diğer Piramitler ise büyük tufan öncesinde yapılmış olan ilk üçüne (Keops, Kefren ve Mikerinos) kıyasla çok daha küçük ve basit, adeta birer taklit niteliğindedir.

Tufan’dan çok daha sonraki dönemlere ait diğer piramitlerin yegane işlevi firavun mezarı olmalarıdır. Ancak ilk yapılan 3 piramit için durum çok farklıydı.

Konuyu biraz daha açalım isterseniz

Büyük Piramit (Keops)  ;


İlk önce, bu ünlü piramidin boyutlarıyla ilgili verileri hatırlayalım.M.Ö. 2550’de yaklaşık 147 metre boyundaydı fakat günümüzde erozyon yüzünden 139 metredir.

Bugün Mısır’ı ziyaret ederseniz, Büyük Piramit’e Soyguncular (The Robbers) Tüneli’nden girebilirsiniz. Piramit yaklaşık 2,3 milyon taş blokla inşa edilmiştir ve 5.9 milyon ton ağırlığında olduğu düşünülmektedir.

Gize'deki Büyük Piramit'in  eski adı Khufu’nun Ufku‘dur. Bu piramit, içinde saklı odalar ve gizli geçitler olan Mısır’daki tek piramittir. Kralın odasını ziyaret etmek isteyenler eğilerek aşağı doğru yürümek zorundadırlar.

Keops ile  ilgili bulgular, bu piramidin çok özel bir yapı olduğunu ve bulunduğu noktaya özellikle yerleştirilmiş olduğunu gösteriyor. Temelinin her bir köşesi 51 derece, 51 dakika, 14 saniyedir.

Yapılan araştırmalara göre tüm dünya yapıları yok olsa dahi, insan yapımı olarak hayatta kalabilecek tek yapı Keops Piramidi’dir. Çünkü piramit taştan yapılmıştır ve taşlar güneşin etkisi ile kuma dönüşene dek piramit varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Pi Sayısı


Pi sayısı matematikte kullanılır. Dairenin çevresini çapı ile bölerek pi sayısına ulaşırız. Bunun yanı sıra pi sayısı, daire, çember veya benzeri üç boyutlu geometrik şekillerin çevreleri, alanları veya hacimleri hesaplamak için kullanılmaktadır.

İsmini, Yunanca περίμετρον (çevre) sözcüğünün ilk harfi olan π den alır. Pi, Yunan alfabesinde 16. harftir. Pi sayısı yaklaşık 4.000 yıldır bilinen ve eski Babilliler tarafından keşfedilen bir matematiğin parçasıdır. Başlarda pi sayısı 3.125 olarak kabul edilmiştir. Eski Mısırlılar pi sayısı olarak 3.1605 yaklaşık bir değer verdi. Çinliler ise 3 olarak kabul etmiştir. Pi sayısını hesaplamayı dünyanın en büyük matematikçilerinden biri olan Arşimet bulmuştur. 
Pi sayısı son olarak 3,14 olarak kabul edilmiştir ve Arşimet sabiti olarak da bilinmektedir.

Piramitler aslında aynı zamanda dini bir mabed oldukları için , inançlarını en iyi şekilde ifade etmek için mimari hesaplamalarda pi sayısını da kullanmışlardır. Keops Piramiti'nde temel çevresinin yüksekliğine oranı Pi sayısının iki katına eşittir: 2 X 3.1415

Piramit Kübiti

Bu eserin yapımında kullanılan temel ölçüm birimi 636.66 ram’ye denk gelen “Piramit Kübiti”dir.

Düz Dünya haritasında Kuzey Kutup noktasından Antartik Çemberimize kadar olan mesafe 6357 km olup , bu Piramit Kübiti'nin 10 Milyon katına eşittir.

Küre Dünya modelinde de ekvatoral (çekirdekten dış kabuğa) yarıçap yine aynı 6.357km olarak bahsedilmektedir.

Düz Dünya'mızın binlerce yıldır bilinen ve  günümüzde halen hava ve deniz seferlerinde kullanılan aşağıdaki haritasında da bu yarıçap 6.357 km olarak geçerlidir , küreselciler bu haritayı bir topun üzerine giydirdiklerinde ekvator haricinde diğer ülkelerin yüz ölçümlerinin büyüdüğü uzadığını görebilirsiniz. Elinizdeki küre dünya haritalarında dip notlarda bu bilgi yazar.

Gördüğünüz gibi günümüzdeki bilimsel tezler  hazırlanırken cetvel ( ölçü birimi )  yani başlangıç noktası olarak  piramitler ve piramitlerin ölçüleri baz alınmış , oradaki oranlar daha sonra aşağıda göreceğiniz gibi Ay , Güneş , gezegenler , yıldızlar ve Galaksi'ler arasındaki oranları oluşturmak için şablon olarak kullanılmış yani  Yeni Dünya Müsbet Bilimi bu antik efsanelerdeki verilere  göre şekillendirilmiş ve pitagorascı felsefi akım tarafından 'Dünya muhakkak küre olmalıdır çünkü en mükemmel form küredir' denmiş geçilmiştir.

Günümüzde tüm okullarda tartışmasız okutulan bu tez ise henüz ispatlanmadığı halde on binlerce yıldır bunun hayalini kuran bir inanç sisteminin artıklarıdır.


Kısaca tarafız bir bilim değil bilhassa gerici , bağnaz ve antik dönemlerden kalma dinin argümanları , keşfedilen gerçek bilimsel veriler ile süslenip sarmalanıp insanlara sunulmuştur.

Kendilerinden olmayan ama gerçekliğine anlam da veremeyen diğer bilim insanlarını susturmak için 'aslında geoid , kutuplardan basık , uzayda 23' açı ile dönmekte de denmiştir. Oysaki ki bu açıyı güneşin gölge boyuna göre hesapladıklarını söylemelerine de bakarsak, zaten düz dünyamızda güneşin aldığı yol yani üzerimizden geçişi , oğlak-ekvator-yengeç dönencelerindeki tam turları bu gölgeleri meydana getirmektedir.

Ayrıca bugün 'aslında armut geoid vs.' dense bile NASA nın kendi orjinal Dünya fotoğraflarında tam bir küre olduğu da (!) muammadır , zaten photoshop ile yapıldığı da ortadadır. Kendileri bunu reddetmemekle birlikte Mr.Blue Marble nicki ile çalışan Robert Simmon isimli personel açıklamıştır , diğer yazılarımızda ayrıntılı olarak açıklamıştık.

Eratosthenes'in çubuklar dikerek güneşin gölgesinden Dünyamızın çevresini nasıl hesapladığı yalanını da bir video ile anlatmıştık.

Çok komik çünkü zaten Eratosthenes bugün doğada olan gördüğümüz , ölçtüğümüz yani Düz Dünya'mızın üzerinde turlayan Güneşimiz ile ilgili deney yapıyor , evet bu gölgeler ve açısı Güneşimizin üstümüzde kendi yörüngesinde geçtiğini gösteriyor ki Düz Dünya kanıtıdır , iş oradan nasıl küreye bağlanıyor o kısım çok komik ve çok ilginç.

Bu zemini düz olan yaşadığımız Dünya'da Güneşin üzerimizden geçerken farklı noktalarda oluşturduğu farklı gölgeler. Bunu her gün zaten dışarıda siz de görüyorsunuz. Bu asıl Düz Dünya ispatıdır.

Bu da Eratosthenes hesabı , madem iki farklı notkada gölge boyu farklı ise Dünya Küre olmalıdır demiştir.



Peki neden her denilene inanma eğilimindeyiz ve kim bu Eratosthenes bir de ona bakalım ; M.Ö. 276 Yılında Bügünkü Libya'da doğmuş olan Yunanlı bilim insanı Eratosthenes'tir.

Eratosthenes, ömrünün neredeyse tamamını geçirdiği Antik Yunan'daki en büyük akademik kürsü olan İskenderiye Kütüphanesinin Baş Kütüptanecisiydi.Tamamen ezoterik okült ilimler ile uğraşan antik Mısır ve aslında Atlantis'li Osiris'in dininin sağlam savunucularındandı.


Dediğimiz gibi günümüzde Dünyamızın yuvarlak küre oluşu herhangi bir ispata gerek bile duymadan kabul ettirilmiş ve bu konu sorgulanmamak üzere  geçilmiştir. Bu gruba göre 'Küre en mükemmel formdur'  , nedeni niçini yok.

Hatta bunu TV programında Fatih Altaylı, Celal Şengör ve İlber Ortaylı'nın katıldığı bir programda çok güzel bir şekilde anlatmışlardı. İlgili video Düz Dünya Grubu Facebook sayfamızda yayınlanmıştır, oradan izleyebilirsiniz.




Burada bilmemiz gerek bunun sebebinin antik mısır dininin bir gereği olan 'Güneşe tapınma' olduğu gerçeğidir. HELİOSENRİK teori de tam olarak buradan çıkmış ve hala bu kitle tarafından genel geçerli tez olarak en şiddetli şekilde savunulmaktadır.


HELIOSENTRISM sadece bir güneş sistemi modeli değildir.
İnsanlık tarihi kadar eski güneşe tapan bir topluluğun dini ritüelidir.


Tezini ve anti tezini kendi yazan bu grubun  çıkardığı iki sahte teori var biri yer merkezcilik yani Geosentrik Model ( Uzayda askıda duran küre dünyamız sabit durmakta ve her şey dünyamızın etrafında dönmektedir )  , diğeri Güneş merkezcilik Heliosentrik Model ( Uzayda herşey Güneşimizin etrafında eliptik yörüngelerde dönmektedir)

Bakınız tezleri de , anti-tezleri de her ikisi de aldatmaca , ikisi de gerçeği saklamak için hazırlanmış iyi bir oyun.

Aşağıdaki resimde solda her ikisini görmektesiniz , sağda ise DÜZ DÜNYA sistemi ile şu an evrenin zemininde sabit olan arz da yer alan Dünyamız ve üzerindeki gökkubbe görülmektedir.



Günümüzde kabul edilen küre Dünya ile Güneş arasınıdaki mesafe hakkındaki bilgiler nereden geliyor ?

Heliosentrik (Güneş merkezli ) günümüzde genel kabul gören bu teoriye göre Dünya ile Güneş arasındaki mesafe ortalama 149.5 milyon kilometredir denmiştir. Bu mesafe aslında sadece bir tezdir , gerçekte böyle bir ölçüm günümüzde de yapılamamış ancak genel görüş böyle olmasını öngörmüştür ve kabul edilmiştir  , bu tezin temel sebebi her halde güneşe tapan bir toplum olan mısırlıların tanrısı RA ya atıfta bulunmak olsa gerek , çünkü başka bir izahı yok.

Piramidin yüksekliğinin ise tahmini olarak 147- 149 metredir. Tahmin ediliyor dememizin sebebi (tepe noktasının zaman içinde erozyona uğramış olmasından dolayı bu gün için kırık olmasıdır. Bu oranlara baktığımızda, piramidin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımının dünyamızın Güneşe olan uzaklığını vermekte olduğu kabul edilmiştir.  Daha doğrusu günümüzde 'Güneş-Dünya arası' mesafe piramit yüksekliğinin 1 Milyar ile çarpımı olsun denilerek teorik olarak genel kabul görmüştür.
Yani bilim insanlarının aslında bu ezoterik denklemden nasıl etkilendiklerini ve dini ritüellerini tamamlamak adına bilimsel tezlerini nasıl da antik güneş dinine bağlayarak devam ettiklerini görmekteyiz.

Şimdi bana bu işleri 'Melekler ve Şeytanlar' ile mi açıklayacaksınız diyeceksiniz. Hayır tam tersi, diyorum ki dışarı bakın ne görüyorsanız odur gerçek . Güneş ve ayın üstümüzden geçip gittiğini nasıl görmüyorsunuz ? Polaris (Kutup Yıldızı) nın sabit kalıp diğerlerinin onun etrafında döndüğünü de mi görmüyorsunuz ?

Ben size NASA mantığının neye göre açıklamalarda bulunduğunu anlatıyorum. Tamamen antik bir dinin kalıntıları üzerine kurulu kozmik bir efsanenin.

Tesadüfe bakın ki günümüzde Antik Mısır ekolünün devamı ve şirketlerinden olan  NASA’nın açılımı olan “National Aeronautics And Space Administration” tersten İngilizcedeki ebced değeri (Reverse ordinal Gematria value) 666. Sanki birisi ebced değerini hesaplayıp özellikle bu kelimeleri seçmiş.

Bildiğiniz üzere 666 sayısı her zaman ve her yerde Lucifer ( Şeytan) temsil eder ve rengi de kırmızıdır. Nasa'nın logosuna bakın .

Peki neden ters ebced?


Şeytanın özelliğidir her şeyin tersini iddia etmesi.Arz(yer) merkezli Düz Dünya modeline karşı Güneş merkezli modeli iddia eder. Güneş tepemizde döndüğü halde , Şeytan dünyanın döndüğünü iddia eder.Dünya sabit olduğu halde O döndüğünü iddia eder.
Ay kendi etrafında dönmediği halde O döndüğünü fakat bizim göremediğimizi iddia eder. Suyun topun üzerinde durması mümkün olmadığı halde durduğunu iddia eder. İnsanların topun üzerinde ters ters yada yan yan yürümesi mümkün olmadığı halde O bunun mümkün olduğunu iddia eder. Yıldızlar güneşten büyük olmadığı halde O onların güneşten kat kat büyük olduğunu iddia eder. Güneş bir yıldız olmadığı halde şeytan yıldız olduğunu iddia eder. Tanrı var olduğu halde yok olduğunu iddia eder. Yaratanın ve düzene koyanın Tanrı olduğu halde yaratmanın tesadüfen büyük patlama ile, ve evrim ile tesadüfen gerçekleştiğini iddia eder. Şeytanın özelliğidir Kuran’da bildirilen gerçeklerin tersini iddia etmesi. Ve insanlardan buna inananlar bulması, işin en üzücü tarafıdır.

Güneş Yılı’nın Günleri yani bugün kullandığımız takvime göre gün isimleri nereden gelmiştir ?

Piramidin temel kenarının uzunluğu 365.25 “Piramit Kübiti” dir. Bu da, Dünya’nın Güneş Yılı’nın gün sayısına eşittir. Güneş baz alındığında yapılan Güneş takviminde 4 senede 1 artık gün olduğu halde , ne olursa olsun 'GÜNEŞ TAKVİMİ' kullanmak isteyen bu insanlar , aslında sadece inançlarını yerine getiriyorlardı.

Günümüzde de bizler bu insanların genel kabul gören bu takvimini kullanmaktayız. Üstelik ayların ve günlerin  isimleri bile antik efsanelerdeki  kahramanlarının hatta Tanrılarının isimleri.
Yani biz başka birilerinin dininin içerisine bu kadar derin girmişiz.

Monday = Pazartesi = Ay Günü = Asur tanrıçası Selene , Luna ve Mani adına
Tuesday = Salı = Mars'ın günü = Antik Yunan savaş tanrısı Ares diğer adı Mars adına












Wednesday = Çarşamba = Merkür'ün günü = Antik Yunan mitolojisinde tanrıları Hermes adına
Thursday = Perşembe = Jupiter'in günü = Antik Yunan tanrısı Zeus yani Jupiter adına

Friday = Cuma = Venüs'ün günü = Antik Yunan aşk tanrıçası Afrodit yani Venüs adına

Saturday = Cumartesi = Satürn'ün günü = Antik Yunan zaman tanrısı Kronus yani Satürn adına










Sunday = Güneş Günü = Güneş tanrısı RA ,Helios,Apollo,Ogmios,Mithra ve tüm güneş tanrıları adına. Bu özel gün Romalılarda haftanın ilk günü şölen kutlama ve tatil olarak yaşanmaktaydı.

Gördüğünüz üzere ne günlerimiz ne aylarımız asla tarafsız değil bilhassa antik bir dinin tarnılarını onurlandırmak anmak adına seçilmiştir. 

Peki ne fark eder demeyiniz , başka isimler de bulunabilirdi ama bu insanların dini ritüellerine göre tanrılarının isimleri anılmak zorundadır. 'Bir tanrı asıl anılmadığında ölmüştür' gibi bir şey bu. Bundan gurur duyarlar. Peki olabilir , tüm insanoğlu buna zoraki tabi olmak neden zorunda? Biz de bundan bahsediyoruz tam olarak.

Dünya Gezegeni’nin Simgesi 


Peter Lemesurier “The Great Pyramid Decoded” (Büyük Piramit’in Şifresi Çözüldü) İsimli kitabında şöyle diyordu: “Dünya gezegenini simgeleyecek bir mimari bir yapı aranacak olsa, Gize Büyük Piramiti’nden daha iyisi bulunamaz.”

Stargate ( Yıldızkapısı) filmi de bundan esinlenerek çekilmiş , daha doğrusu bunu anlatmak için çekilmiş olup Dünyamızın simgesi Büyük Piramit olarak resmedilmiştir.



Piramitlerin depremlere karşı dayanıklılığı

Büyük Piramit çok sağlam bir kaya yatağının üzerine inşa edilmiştir. Hem bu nedenle, hem de geometrik şeklinden dolayı, çok şiddetli depremlerden bile etkilenmesi mümkün değildir. Binlerce yıldır ayakta kalması da zaten bunun en büyük kanıtıdır.

Tonlarca ağırlığındaki Piramit ve Kireç Taşı blokları

Yapımında yaklaşık 2.600.000 blok granit ve kireçtaşı kullanılmıştır. Bu taş bloklarının her birinin ağırlığı 2 tondan 70 tona kadar değişmektedir. Milimetrelik bir orandaki titizlikle özel boyutlarda kesilen tüm bu bloklar, birbirleri ile o denli hassa bir şekilde birleştirilmişlerdir ki, bloklar arasından saç teli bile geçemeyecek derecede, hiçbir boşluk bırakılmamıştır.
Bu birleştirilme işleminde harç kullanılmamıştır.

Yüzeylerindeki çıkıntıları basamak gibi kullanarak yaklaşık yarım saatte piramidin tepesine tırmanmak mümkün olabilmektedir. İlk yapıldığında üzeri cilalanmış kireçtaşı levhaları ile kaplıydı. Dolayısıyla yüzeyi bugünkü gibi basamaklı değil, dümdüzdü. Hem depremler, hem de insanoğlunun tahripkâr davranışları nedeniyle, bu tabaka artık tümüyle yok olmuştur. Tabii yaşanılan büyük Tufan’ın etkilerini de buna ilâve etmek gerekir. Kireçtaşı levhalarının ne yazık ki çoğu, daha sonraları Kahire’deki inşaatlarda kullanılmıştır!


Keops’un Yapılış tarihi için “Tarihi Kayıtlar” ne diyor?

Günümüze kadar gelebilen Tarihi Kayıtlar’da piramitlerle ilgili çok önemli bilgiler bulunmaktadır. Bu bilgiler aynı zamanda “Mısır’ın Bilinmeyen Geçmişi” ile ilgili önemli ipuçlarını da içlerinde barındırır…

Bunlardan bir kısmını alt alta sıralayalım:

Arap Tarihçisi Abu Zeyd el Balkhy



Abu Zeyd el Balkhy, eski bir yazılı kaynağa dayanarak, “Büyük Piramid’in Çalgı Takımyıldızı Yengeç Burcu’ndayken yani Hicret’ten 2 kere 36.000 yıl önce inşa edildiğini” yazar.


Muhyiddin-i Arabi 


Mısır Ülkesi’ndeki piramitlerden söz ederken, “Bu piramitler Nesr, Esed Burcu’ndayken bina edilmiştir. Nesr, şu anda Cedi Burcu’ndadır.” demektedir. Nesr Çalgı Takımyıldızı’nın en parlak yıldızı Vega’dır. Esed Burcu günümüzde Aslan Burcu; Cedi Burcu ise, Oğlak Burcu olarak isimlendirilmektedir. 

Dünyamızın astrolojik çağlan ile ilgili aşağıdaki  tabloyla bu verileri karşılaştırdığımızda, Aslan Burcu’nun bizim devremizin başlangıcını ve aynı zamanda da yaşanılan son “Tufan”ı gösterdiği çok açık olarak ortaya çıkmaktadır denmektedir. Kesin bir sonuç bulunamasa da tarihin kiler tarafından yazıldığı ile ilgili değişmeler görülebilir.

Bir başka Arap Tarihçi 

İbn-i Abd-Hükm

Arap Tarihçisi İbn-i Abd-Hükm de Piramitler’in yapılış tarihi olarak “Tufan Öncesi”ni gösterir. Arap tarihçiye göre piramitlerin yapılış tarihi: “Tufan’dan 300 yıl öncesine dayanmaktadır.”İbn-i Abd-Hükm piramitlerin yapılış nedenlerini ise özetle şöyle anlatır:

Mısır Kralı Surid İbn-i Salhuk rüyasında dünyanın ekseninden oynadığını, yıldızların o yana bu yana kaçıştığını ve insanların tüm bu olgulara eşlik eden korkunç sesin etkisiyle korku içinde olduklarını görür. Uyanınca bütün rahiplerini toplar. Onlara gördüğü korkunç rüyayı anlatır. Rahipler astrolojik ve astronomik hesapları da inceleyerek yaklaşmakta olan Tufan’ı haber verirler ve krallığı yok edecek iklim değişikliklerini anlatırlar. Önlerinde birkaç yıllık vakit vardır. Bu süre zarfında kral, danışmanları yardımıyla içlerinde kubbeler bulunan piramitler yaptırır. Piramitlere muskalar, esrarlı hazineler, paralar, kıymetli taşlardan yapılmış muhafaza kutuları, çeşitli aletler, çatlamayan tekneler ve bükülebilen ama kırılmayan cam eşya yerleştirilir.


İbn-i Abd-Hükm’ün piramitlerin yapılış nedenleri ile ilgili bu aktardıkları birçok bakımdan önemli bilgiler içermektedir. Bunları maddeler halinde sıralayacak olursak şöyle özetleyebiliriz:


1- Bugün egemen olan ve Güneş merkezci (Helisontrik) inanışa sahip bilim camiasının bir kısmı : 'Tufan’ın dünya eksenindeki kayma ile bağlantılı olduğu için gerçekleştiğinden bahsetmiştir , çünkü açıkca Allah'ın insanoğluna zulüm eden ve nesli ile oynayan bu kavime karşı bir cevabı olarak tufan hadisesi meydana gelmiştir diyecek halleri de yok elbette.

Bugün yapılan ne ise, geçmişte daha da şiddetli şekilde insanoğlu yaşam mücadelesi vermiştir , çünkü Ademin neslini yok etmeye ve köleleştirmeye çalışan bir 'blue blood' grup tarafından insanoğlu neredeyse çaresiz kalmış , göktekiler ise yüce yaratıcıya yalvarmış ve beklenen azap da gelmiştir. Yer suyu tutmuş ve gök de ne varsa aşağı inmiş ve Nuh ve ona tabi olanlar haricinde herşeyi yok etmiş adeta temizlemiş olarak anlatılmaktadır.
Nuh Tufanı böyle olmuş , çoğu ölmüş azı ise kalmıştır denmektedir.

2- Bu yaklaşan büyük doğal afetin hem rüya kanalıyla hem de rahiplerin astrolojik ve astronomik hesaplamalarıyla önceden anlaşılması. Hatta zamanının belirlenmiş olması efsanesi de vardır. Ama güneşe tapan kavim bu noktada asla Nuh peygambere tabi olmamış , diklenmiş , aşağılamış ve kendilerinin güçlü ve herşeyi kontrol eden göz ile korunabileceklerini söylemişlerdir. Bu konuda baya da emin kendilerine güvenmekte idiler. Boğuldular ve hatta daha da kötüsü derinlere gömülen belki de Dünyanın en gelişmiş medeniyeti Atlantis olarak geçmişte kaldı. Belki o koca medeniyeti kurtaramayacaklardı , ancak bazı önemli eşyaları ve yazıları piramite yerleştirdiler.

Güç bakımından bizden daha ileride olan kadim medeniyetler konusu Kuran-ı Kerim de de anlatılmaktadır. “Rabbinin Ad kavmine ne yaptığını görmedin mi? ‘Yüksek sütunlar’ sahibi İrem’e ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi. ” (Fecr Suresi: 6-8)

3- Piramidin yapılış nedenlerinin başında Tufan’ın yaklaşmakta olması. Görüldüğü gibi bu tarihi kayıtta da piramitlerin yapılış tarihi olarak Tufan öncesi gösterilmektedir. Bu anlatılanlara baktığımızda piramitlerin yapılış nedeni olarak, Tufan’dan korunma amacı da güdüldüğü anlaşılmaktadır. Çünkü pek çok değerli eşya , mistik taşlar bu yapıların içlerine özellikle muhafaza edilmişti.

Piramitlerin Tufan’dan korunmak için yapıldığı ile ilgili başka tarihi kayıtlar da vardır:

İbn-i Batuta


14. Yüzyıl’ın ünlü Arap alimi İbn-i Batuta: “Piramitlerin Tufan boyunca sanat ve bilimi ve diğer bilginleri korumak için inşa edildiğini” yazar. Aynı anlatıma yine 14. Yüzyıl’a ait Firazabadi Lügati’nda da rastlanır.


Ünlü Tarihçi Heredot



Yunanlı Tarihçi Heredot da ilk üç piramidin ve Sfenks’in Tufan Öncesi’nde yapıldığını doğrulamaktadır. Mısırlı rahipler Heredot’a, bu piramitlerin Tufan’dan önce Mısır’ı yöneten firavun Surid döneminde, Hermes (Thot) rahiplerinin “Kutsal Sırlar” ını daha sonraki nesillere ulaştırmak amacıyla inşa ettiklerini ve aradan 341 nesil geçtiğini söylemişlerdir. Bu kısma yazının devamında uzun uzun ve detaylı olarak bahsedeceğimiz için kısaca geçiyoruz.


Mısır Kıpti Tarihçisi Mesudi



Orta Çağ’da yaşamış Mısır Kıpti tarihçisi Mesudi de, Arap Tarihçisi İbn-i Abd-Hükm’ün aktardıklarını doğrularcasına Büyük Piramid’in Surid isimli bir kral tarafından yaptırıldığını aktarmıştır. Bu kayıtlara göre Surid, Tufan’dan 300 yıl önce yaşamıştır. Nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde kral, Aslan Takımyıldızı’yla ilgili bir felâket hakkında önceden uyarılır. Piramidi yaptırma nedeni de buna dayanın Yaklaşan büyük felâketten eskinin anısını koruyabilecek bir anıt yapmak… İşte bu düşünceyle Büyük Piramidi inşa ettirir. Piramidin dış cephesi, duvar ve tavanları astronomi, matematik ve tıp alanında bilgilerle donatılır. Bu bilgilerin arasında gizemli varlıklarla ilgili bilgilerin de kaydedildiği ifade edilmektedir. Eskinin anısı ile ilgili tarihi bilgiler de, bu piramidin gizli bölümlerine yerleştirilir. (Edgar Cayce’nin Atlantisle ilgili gelecekte bulunacağını iddia ettiği önemli bilgiler işte bunlardır.) Ancak ne yazık ki. Piramidin dış cephesi ve duvarlarındaki bu yazıtların büyük bir bölümü günümüze kadar gelememiş ve gizli tarihe ilişkin bilgiler de şu ana kadar bulunamamıştır.


Bu kayıtları doğrulayan başka tarihi belgeler de vardır.

Örneğin Herodot kendi devrinde piramitlerin üzerinde bazı yazmalara rastladığını kaydetmiştir. 12. Yüzyıl tarihçilerinden Abd-Ül-Latif, piramitlerin dışındaki yazıtların 10.000 sayfa dolduracak kadar çok olduğundan söz eder. Bunun haricinde o dönemden kalan bir papirüste yazılanlar da, tüm bu tarihi kayıtları destekler niteliktedir. Abu Hormenies mabedinde bulunan Kıpti Papirüsü’nde şöyle bir pasaj vardır:

“Piramitler işte böyle yapıldı. Duvarlara astronomi, fizik ve diğer yararlı bilgilerin sırlan yazıldı. Dilimizi okuyabilen herkes bunları anlayabilsin diye.”

Piramit içerisinde özelk , ezotetik , atlantis dininin bilgilerinin muhafaza edildiği , hermetik bilgiler ile donatılmış , özel bir mabed olarak nitelendirilmiştir.  Hermetism birazdan daha detaylı olarak anlatılacak , tüm bunlarla nasıl bağlantıları olduğunu daha iyi anlayacaksınız.

Doğu Ezoterizmi’nde de Mısır Piramitleriyle ilgili benzer bilgilerle karşılaşmaktayız.

1900’lü yılların ilk çeyreğinde Tibet’e giderek, Himalayaların gizli mabetlerinde inisiye edilen İngiliz Teozofist A.P. Sinnett, daha sonra burada edindiği sırların bir kısmını Batı dünyasına duyurmuştur. Himalayalı bir Üstad’ın müridi olduğu bilinen İngiliz Teozofist A.P. Sinnett, 1920 yılında Londra’da yayınladığı “Okült Öğretinin Derlenmiş Mevzuları / Occult Essays” isimli kitabında Büyük Piramit hakkında yukarıda aktardığımız belgelere benzer bilgilere yer vermiştir:

Keşfedilen üç oda haricinde kesinlikle başka odalarıda bulunan Büyük Piramit, başlangıçtan beri muhakkak ki, bir inisiyasyon mabedi ya da mekânı olarak tasarlanmış ve kullanılmış olmasına rağmen, Okült Gizemlerle ilgili olan ve büyük bir önem taşıyan bazı fiziki objelerin korunmasına yönelik bir amaca da hizmet ediyordu. Denildiğine göre bu objeler kayalık zeminin içine gömülmüş ve Piramit de bunların üzerine inşa edilmiştir. Piramit’in formu ve büyüklüğü, onu deprem felaketlerinden ve hatta yeryüzünde periyodik olarak meydana gelen büyük hareketler sırasında sular altına kalmaktan koruyacak şekilde düşünülmüştür.

Piramidin içini keşfetmek için yapılan ilk araştırmalar


Büyük Piramit yüzyıllarca kapalı bir kulu olarak kalmış ve bu devasa yapının içine açılan giriş kapılarına bir türlü ulaşılamamıştı… Bu nedenle piramidi sadece dışarıdan seyretmekle yetinilebilmişti. Tarihi kayıtlara göre Piramide girmeye çalışan ilk kişiye M.S 820 yılında rastlıyoruz. Harun-u Reşid’in oğlu olan Halife Abdullah Al-Mamun, piramidin içinde muazzam hazinelerin saklı olduğunu duyduğunda, bu gizemli yapıya girmeyi kafasına koymuştu. Yanına aldığı dönemin mühendis, mimar ve inşaatçılarıyla birlikte, günlerce bir giriş aradı durdu… Bulamayınca da, doğrudan yapının taş kütlesi üzerinde bir delik açmaya karar verdi. Ne varki, çekiç ve balyozlarla bu işin yapılamayacağını kısa bir süre içinde anladı. Ellerindeki malzemeler piramidin dış yüzeyinde bir delik açmaya müsait değildi…

Mücadeleyi bırakmamaya kararlı olan halife, adamlarına taşları kızgınlaşana kadar ısıtmaları ve sonra da üzerlerine soğuk sirke dökerek çatlatmaları için emir verdi. Çok uzun ve yorucu çalışmalar sonucunda, bu yöntemle ancak 30 metrelik ufak bir tünel açabilmişlerdi. Ancak piramidin duvarları bitecek gibi görünmüyordu!… Bu yorucu ve verimsiz çabadan tam vazgeçiyordu ki, adamlarından biri, kayalardan birinden kopan küçük bir taş parçanın aşağıya düşüp çıkarttığı sesi işitti. Demek ki taşın düştüğü yerde bir boşluk vardı, tekrar gayretlendiler, sonunda 1 metre yüksekliğinde 90 cm genişliğinde olan bir geçide vardılar. Burası 26 derecelik bir eğimle önce Piramit’in taş yapısı içinden, sonra da altındaki kaya zeminin içinden aşağıya doğru inen bir geçitti. Araplar aşağıya doğru eğimli olan bu geçidin ters istikametinde yukarıya doğru zorlukla ilerleyerek, sonunda “Gizli Giriş”i keşfettiler. Daha sonra da aynı tünelden aşağıya doğru inip, piramidin en dibindeki “Yer altı Odası”na ulaştılar.



Bu odada hiçbir şeye rastlamadılar. Oda boştu!  Odanın en dibinde daracık bir tünel bulunuyordu. Tünele girdiler ama burası 15 metre ileride kör bir duvarla bitiyordu. “Yeraltı Odası”nın zemininde bir de dimdik aşağıya inen bir kuyu bulunmaktaydı. Ancak kuyu 9 metre derinliğe kadar inip burada bitiyordu… Al-Mamun’un adamları daha sonra geriye döndüler ve “Geçit”e düşen taşı buldular. Bu taşın, kırmızı granitten olan bir başka taşın önünü örttüğünü farkettiler. Bu iri granit yukarıya doğru çıkan ikinci bir geçidin önünde tıkaç vazifesi görüyordu. Uzun çabalardan sonra bu tünele girmeyi başardılar tünelin içinde ilerlemeye başladılar.

Bir süre sonra yolları yine granitten yapılmış iki tıkaçla kesildi. Granitten yapılma bu tıkaçları aşmak oldukça zor oluyordu… Günler süren yoğun uğraştan sonra granit tıkaçlardan birini bulunduğu yerden sökmeyi başardılar. Karşılarına çıkan tünelden ilerleyip basık tavanlı ve yine 26 derecelik bir eğim yapan bir başka “Çıkış Geçidi”ne vardılar. Dizleri üzerinde sürünerek 45 metrelik bir mesafe boyunca kaygan taşların üzerinde ilerleyip yatay bir tünele girdiler. Bu tünelin sonunda ise yine bomboş bir odada kendilerini buldular.

Burası her bir kenarı 5.5 metre olan kare biçiminde bir odaydı. Araplar kadınları eğik tavanlı mezarlara gömdükleri için, buraya “Kraliçe Odası” adını verdiler. Kraliçe Odası ismini verdikleri bu mekân piramidin tepe noktasının tam altında yer almaktaydı. Düzgün döşeme taşlarından yoksun kaba bir zemine sahipti. Arapların yine elleri boş kalmıştı!… Aradıkları hazine ortalarda görünmüyordu!… Geriye dönmek için meşalelerini yola doğru uzattıklarında başlarının üzerinde bir boşluğun yer aldığını fark ettiler. Birbirlerine omuz vererek buraya tırmandılar. Dar ama yüksek tavanlı olan bir odaya çıkmışlardı. Odanın hemen yanında aynen “Çıkış Geçidi”ne benzer bir eğimde yukarıya doğru devam eden bir tünel bulunuyordu. Tünelin tavanı oldukça yüksekti. Diğer tünellerden farklı olan bu geçidin uzunluğu 47 metre, yüksekliği ise 8.5 metreydi.

Galerinin sonunda yüksek bir basamaktan geçilerek alçak tavanlı bir “Ön Odaya” oradan da duvarları, tavanı ve tabanı cilalanmış kırmızı granitten yapılmış büyük bir odaya girdiler. Bir önceki odaya “Kraliçe Odası” adını verdikleri için buraya da “Kral Odası” adını verdiler. Odanın uzunluğu 10 metre, genişliği 5 metre ve yüksekliği de 5.5 metreydi. Al-Mamun’un ve adamlarının aradıkları paha biçilmez hazinelerdi ama bula bula bu odada hazine yerine iyi cilalanmış, koyu kahverenginde granitten yapılma boş bir “Lahit” buldular!… Daha doğrusu bunu lahit zannettikleri için böyle isimlendirmişlerdi…

Görünüşü gerçekten de bir lahiti andırıyordu ama bu lahit, ölen birisi için değil, inisiyelerin ölüm ötesi deneyimlerini gerçekleştirirken kullanmaları için yapılmıştı. Al-Mamun, rüyalarını süsleyen hazinesine kavuşamamıştı ama kararlılığı ve becerikliliği sayesinde Piramide girilmiş ve geçitleriyle bazı odalarına ulaşılabilmişti. Görüldüğü gibi piramidin içindeki odalara verilen isimler Araplar’a aittir ve bugün de bu isimler kullanılmaktadır. Kullanılan isimlerin bu odaların işlevleriyle ilgili hiç bir dayanağı yoktur. Arapların o anki kendi anlayışları çerçevesinde verdikleri isimlerden ibarettir.

450 yıl sonra…


1270 yılı civarında Büyük Piramit büyük depremlere maruz kaldı. Tutulan tarihi kayıtlardan öğrendiğimiz kadarıyla, Al-Mamun’dan sonra yüzyıllarca Piramide girme teşebbüsünde bulunan herhangi bir kimse çıkmamıştır… Bunun en önemli nedeni. Büyük Piramit’in pek tekin bir yer olmadığına dair bir inancın yayılmış olmasıydı. Bu yıllarda Abdul Latif isimli Bağdatlı bir bilim adamı Piramite girmeye karar vermiş ancak tam buna teşebbüs edeceği sırada bayılıp kalmıştı. Bu bayılma olayı Büyük Piramit’in üzerindeki tekinsizlik inancının daha da artmasına neden olmuştu. Sonuç olarak 1638 yılına kadar Piramit’in bilinen başka bir ziyaretçisinin olmadı görülmektedir.

İlk Bilim Adamı, 1638’de Piramide Adım Attı…


Bu tarihte İngiliz Astronom ve Matematikçisi John Greaves, Büyük Piramit’e ilk adım atan bilim adamı oldu. Amacı, Piramidin içinde olabileceğini düşündüğü bir takım astronomik kayıtlara ulaşmaktı. “Kral Odası”na vardığında o da bir zamanlar Al-Mamun’un adamlarının olduğu gibi, sadece boş bir lahitle karşılaştı. Böylesine devasa bir yapı sadece bu lahidi örtmek üzere inşa edilmiş olamazdı… Ama görünüşte bundan başka bir açıklama da getirilemiyordu… Bu çelişki onu bir hayli düşündürmüştü… Aradığını o da bulamamıştı ama araştırması sırasında Piramit’in içinde Al-Mamun’un adamlarının bulamadığı yeni bir bölüm keşfetti. “Büyük Galeri”nin rampası üzerinde rastladığı bir taş bloğu kaldırınca, doğrudan Piramit’in derinliklerine inen kuyuya benzeyen dik bir tünel buldu. 90 cm genişliğindeki bu tünelin duvarlarına, basamak gibi kullanılabilecek küçük çıkıntılar yapılmıştı. Bunlara basa basa 18 metre derinliğe kadar indi.

Burada tünel küçük bir oda şeklinde genişliyordu. Bugün buraya “Mağara” denilmektedir. John Greaves Piramit’in boyutlarını da tespit etmeye çalıştı ve bunun bir matematik mucizesi olduğunu ilk o farketti. Elde ettiği ölçümlerle o devrin ünlü bilim adamı aslen okült bilimlerde uzman Sir Isaac Newton da yakından ilgilendi ve bu konuda Newton, bu yapının sıradan bir yapı olmadığıyla ilgili bir de tez hazırladı. Sonraki yıllarda bilim adamlarının Büyük Piramit’e daha fazla ilgi göstermeye başladığını görüyoruz. Her yapılan araştırma yeni bulguları beraberinde getiriyordu. Böylelikle Piramitle ilgili mevcut bilgilere sürekli yenileri eklenmeye başlanmıştı. Ama bütün bu araştırmalar samanlıkta iğne aramaktan öteye geçemiyordu. Çünkü Piramit sırrını kolay kolay ele verecek gibi görünmüyordu!…

Ne yapılırsa yapılsın tam anlamıyla Piramidin Sırrı Çözülemiyor.


İngiliz Nathaniel Davison, “Kral Odası”mn tam üzerinde, odanın büyüklüğünde ancak ayakta durulamayacak kadar basık tavanlı bir mekân keşfetti. Burası “‘Kral Odası “nın tavanını oluşturan yekpare bir granit bloğun üst kısmında kalan bir boşluktan ibaretti. Bu yerin tavanınını da yine granit bir blok kaplıyordu. Bu mekâna “Davison’un Odası” denildi. Napolyon’un Mısır Seferi sırasında aralarında matematikçilerin de bulunduğu bir grup Fransız bilim adamı, Piramit’in o zamana kadar yapılmış olan en hassas ölçümlerini tespit ettiler. Piramit’in üzerinde durduğu platformu ve köşe taşlarının yerleştirilmesi için zemindeki kayaya oyulmuş yuvaları buldular.

Kral Odası’nın ayrıntıları ortaya çıkıyor ;


19. Yüzyı’lın başında Kaptan Caviglia, Piramit’in içine yerleşip orada yıllar süren uzun araştırmalar yaptı. Kaptan Caviglia daha önce John Greaves’in bulduğu “Kuyu”nun 18 metreden de daha aşağılara doğru devam edip “İniş Geçidi”ne birleştiğini tespit etti. 1836 yılında kendisine katılan Albay Howard Vyse ile birlikte “Davison’ın Odası”nın üzerinde üç benzer mekân daha buldu. Bunlar, “Kral 0dası“nın üzerine kat kat yerleştirilmiş olan granit boşlukların aralarında kalan mekânlardı. En üstteki boşluğun tavanı iri kireç taşı bloğuyla eğimli bir şekilde kapatılmıştı.

Albay Howard Vyse, bu üst üste bindirilmiş granitlerle elde edilen boşlukların, “Kral 0dası”nın üzerinde duran 60 metrelik taş yığınının basıncından korumak amacıyla inşa edilmiş olabileceğini ileri sürdü. Albay Howard Vyse ayrıca Piramit’i belirli bir eğimle dıştan içe kat ederek “Kral Odası”na açılan iki adet “Hava Kanalı”nı ortaya çıkarttı. Bu kanalları temizleyince, oda sürekli olarak temiz hava almaya başladı ve 20 derecelik lik sabit bir ısıda kaldığını gördü. Bu kanallardan Piramit’in Kuzey yüzüne açılanı 31 derecelik. Güney’deki ise 45 derecelik bir eğimle uzanıyordu.
“Kraliçe Odası”ndan da havalandırma kanalları uzanmaktadır. Bunların tıkalı olan bölümlerini 1872 yılında Mühendis Waynman Dixon açmıştır. 'Uzaylılar değil ama bizim uygarlığımız da değil… 'demiştir.

20. Yüzyıl’da en sansasyonel bulguları, dünyaca ünlü araştırmacı yazar Eric Von Daniken yayınladığı “Tanrılar’ın Arabaları” isimli kitabıyla duyurmuş ve Büyük Piramit’in normal yollarla inşa edilebilecek bir yapı olamayacağını olsa olsa bunun uzaylılarca yapılmış olabileceğini ileri sürmüştü.
Günümüzde Keops’un uzaylılar değil ama bizim devremize ait uygarlıkların teknolojisiyle de yapılmadığı artık kesin olarak biliniyor.

Ancak bu gizemli piramitle ilgili her sorunun cevaplanabildiği sanılmasın. Ortada hâlâ cevap bekleyen pek çok soru varlığını korumaktadır.

Özellikle de konuya hâlâ klâsik yöntemlerle yaklaşan arkeolog ve tarihçilerin zihinleri cevaplayamadıkları sorularla doludur. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, günümüzde Büyük Piramit’in girilemeyen daha pek çok bölümü vardır. Modern bilgisayarlar ve robotlarla sürdürülen bu çalışmalar halen devam etmektedir. Ve aradan geçen bunca zamana kadar şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, piramit sırrını henüz tam anlamıyla bizlere sunmamıştır. Klasik Tarih Bilimcileri’nin zihninde bu yapıyı inşa eden teknoloji hâlâ büyük bir muammadır.

Büyük Piramid’in Tespif
Edilebilen İç Kesiti
A – Kral Odası
B – Hava Kanalları
C – Ön Oda
D – Büyük Galeri
E – Çıkış Geçidi
F – Yatay Tünel
G – Kraliçe Odası
H – İniş Geçidi
I – Kuyu
J – Mağara
K – Yeraltı Odası
L – Piramide Giriş


PİRAMİTLERİ YAPAN TEKNOLOJİ

Gelelim piramitlerin yapım tekniklerine… Tonlarca ağırlığındaki taş blokların o devirde hangi teknik kullanılarak metrelerce yukarıya taşındığı ve böylesine üst üste yığılabildiği günümüzde hâlen tartışmalı olan konular arasındadır. Buna mantıklı bir açıklama henüz getirilebilmiş değildir. Çünkü o devirde yaşayan insanların her türlü teknolojik imkândan yoksun ilkel kabileler oldukları varsayımı ve ön kabulü, bu konunun mantıklı açıklamalarla aydınlatabilme imkânını ortadan kaldırmaktadır. Ancak konuya Klasik Tarih Bilimcileri’nin dışında yaklaşan araştırmacıların sayısı hiç de az değildir.

Teozofist A.P. Sinnett’in açıklamalarıyla başlayalım:

Büyük Piramit’in yapımında kullanılan devasa taş blokların kullanımı ancak ve ancak, daha sonraları insanlığın yitirdiği belirli Doğa Bilgisi’nin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir. 

Doğa’nın gizemiyle ilgili bu bilgilerin sahipleri, ağır cisimlerin mevcut ağırlıklarını istedikleri gibi değiştirebilecek şekilde maddenin çekimini kontrol edebilmekteydiler. 

Dev yapılar mimarisinin harikaları ancak işte böyle açıklanabilir… Piramitlerin yapımını yönetenler kullanılan taşları kısmen levite etmek suretiyle bu işlemi kolaylaştırmışlardır. Bunun için majik asalarını kullanmış olabilirler.

Bilgelere eski çağlarda doğanın kudretini açığa çıkartan anahtarlar teslim edilirdi. Gizli sihiri sözcükler ve sihirli asalar… Manyetik alan yayan bir çeşit motor… Dalga boyları ve dev granit blokların levitasyonu…

Bu teori bilimkurgu sayfalarından çıkmış fikirler gibi gelmektedir. Peki ama bu teoride bir gerçeklik olamaz mı? Eldeki bazı eski tarihi kayıtlar da, yukarıda dile getirilen sıra dışı iddialara benzer bilgiler vermektedir. 

Örneğin ünlü tarihçi Herodot’un o dönemle ilgili anlattıkları, Teozofist A.P. Sinnctt’in ileri sürdüğü teorinin, yabana atılamayacağını göstermektedir. Herodot da, Mısır’da ağır bir kayanın, üzerine konulan bir papirüs sayesinde levite edilerek taşındığına kendisinin bizzat şahit olduğunu tuttuğu tarihi kayıtlarına geçirmiştir.


Arap Tarihçilerinden Abu Zeyd el Balkhy’nin anlattıkları da Herodot’un kayıtlarıyla büyük bir paralellik gösterir; Büyük taş blokları yerlerinden kaldırmak ve taşımak için, bunların üstüne üzerinde bazı formüller yazılı olan papirüsler konurdu. Sonra bir avuç büyüklüğünde ve iç içe giren halklardan oluşan bir alet taşın üzerine tutulur, halkalar çevrilirdi. Bunun üzerine, taş blok ağır ağır yerinden kalkar ve istenen yere götürülebilirdi.


Ünlü Araştırmacı Murry Hope da Arap Kaynakları’ndaki bu konuyla ilgili ilginç ifadelere dikkat çekmiştir:

Dev taş bloklar bir çeşit papirüse sarmalanıp bir rahip tarafından bir asayla dokunulduktan sonra ağırlığını tamamen yitirmekte ve kolayca hareket ettirilerek tam istenilen noktaya yerleştirilmekteydi.


Levitasyon ile Mısır Piramitlerinin o koca kayaların nasıl hareket ettirildiğini incelemek için


Levitasyon ile ilgili daha detaylı bilgi edinmeniz için Levitaion Technology - Michael Tellinger Youtube Videosunu izlemenizi tavsiye ederim :


Ayrıca Edward Leedskalnin tarafından 1923 de yapılan Amerika'nın Florida eyaletindeki Coral Castle ve yapılışı hakkında 'kadim medeniyetlerde olduğu gibi lavitasyondan da faydalanarak inşa edildi' denmektedir.






Kanada'lı bilim insanı John Hutchison da Tesla'nın deneylerinden yola çıkarak bilimsel çalışmalarda bulunmaktadır  'hutchison etkisi' denilen bir tezi var, buna göre  objeleri hareket ettirebiliyor, havalandırabiliyor, Aşağıda bununla ilgili videoyu paylaşıyorum :



Ezoterizmle ilgili konularda dünyanın önde gelen araştırmacılarından olan Bn. Annie Besant da, piramitlerin yapımında kullanılan taşların levite edilerek taşındığını söylemektedir. Mısır’daki taşlar, ne sırf kas gücüyle ne de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılmak suretiyle dikilmiştir. Bu taşlar, dünyasal mıknatis (manyetik kuvvetlerin ) güçlerini kontrol edebilen kişilerce dikilmiştir.

Neticede taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada süzülerek, belirlenen yerlerine oturtuluyorlardı. Gerek bazı araştırmacıların dile getirdikleri, gerekse de bazı tarihi kayıtlarda aktarılan bu sıradışı anlatımlara, eski çağlara ait efsanelerde de rastlanmaktadır. Bu efsanelerde büyülü asalardan sözedilmekte ve bu asalar vasıtasıyla bazı bilgelerin olağanüstü mucizeler gerçekleştirebildiği anlatılmaktadır.

Teozofist A.P. Sinnett Büyük piramidin yapımıyla ilgili şunları söylüyordu:

“ Keops Piramidinin yapımında kullanılan taşların manipülasyonu ancak ve ancak daha sonraları insanların yitirdikleri belirli bir doğa bilgisinin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir. Doğanın gizemiyle ilgili o bilginin Veli bekçileri ağır cisimlerin fiili ağırlığını istedikleri gibi değiştirebilecek şekilde maddenin çekimini kontrol edebilirler ve daima da edebilmişlerdir."

"Dev yapılar mimarisinin harikaları işte böyle açıklanır. Piramitlerin yapımını yöneten üstatlar  kullanılan taşları kısmen levite etmek şekliyle bu işlemi kolaylaştırmışlardı. Majik asalar... Üstatlara eski çağlarda  doğanın kudretini açığa çıkaran anahtarlar teslim edilirdi. Gizli kelimeler ve vibrasyonel motor... Dalga boyları ve dev granit blokların levitasyonu.”


Okültist Annie Besant ise şöyle diyordu:


“ Mısır’daki taşlar ne sırf kas kuvvetiylene de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılarak dikilmişti. Bu taşlar dünyasal manyetizmin güçlerini anlayan ve kontrol edebilen kişilerce dikilmişti. Neticede taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada yüzerek belirlenen yerlerine oturuyorlardı.”


Annie Besant “ Dünyasal manyetizmanın güçlerini anlayan ve kontrol edebilen “ kişilerden söz ederken acaba kimleri kastediyordu? İnsan mı yoksa cin şeytan toplulukları ile ortak çalışan Atlantis pasaportlu bir grup mu ?

Çağlar boyunca sırlarını hiçbir uygarlığa açmadan günümüze kadar gelen piramitler dünya bilim ve teknolojisini aşan bir teknik mimari bilginin ürünüdürler. Bu bilgi bizim alışık olmadığımız bazı kaynaklardan gelmiş ve hala dünya bilim adamları tarafından çözülememiş olabilir mi?

Çok eski efsanelerde piramit inşasında kullanılan “majik çubuklar”dan söz edilir. Bu çubuklarla belirli bir dalga boyunda olmak üzere  önceden tespit edilmiş bir vibrasyonel ses tonu oluşturulabiliyordu. Günümüzdeki HOLLYWOOD kelimesi de esasen oradan esinlenerek verilmiş aynı teknoloji bir nevi sihir ile insanları etkileyerek devam ettirilmektedir. Bugün sinemanın en büyük NLP merkezi olduğunu herkes bilmektedir. İstediği gibi yönetmek için çalışmaktadırlar.

Walter Owen 1947 yılında sesin ezoterik kullanımı hakkında şunları yazmıştı: “ Ses herkesin düşünemeyeceği türden imkanlar taşıyan bir kudrettir. Ve bu kudretin kullanımı  kadim ermişlerin bildikleri  fakat günümüzün emekleyen biliminin yitirdiği ve ya karşısına geçip dudak büktüğü bir bilimdir. Kozmosun çevresi ve dokusu ses kudreti sayesinde ayakta durmaktadır ve yine ses kudreti sayesinde çözülerek yok edilebilir. Mısırlı rahipler bu bilgiye sahiptiler.”

İster istemez akla şu soru geliyor ; Mısırlı rahipler bu bilgiyi nereden almışlardı?

Günümüzde her molekülün atomdan her atomun da aslında frekastan oluştuğunu biliyoruz , suyun bile frekansa karşı değiştiğini de biliyoruz . Hatta su veya quartz gibi bazı cisimlerin adeta usb bellek gibi o üzerine gelen frekansı hafızasında tuttuğunu da biliyoruz.

Bu majisyenlerin büyüleri de işte bu frekans değişimleri ile meydana gelmekte  , burada doğa üstü yöntemler kullanmaktadırlar.

Mühendis Rudolph Gantenbrink’in 1993 yılında Büyük Piramitte gerçekleştirdiği buluş da aynı ölçüde ilgi çekicidir. Gantenbrink ve ekibi “UPUAUT 2” ismini verdikleri küçük bir robot aracı Kraliçe Odası’ndaki hava kanalının içine yollamış ve bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu (Altta). Gantenbrink iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Fakat ne yazık ki kapının keşfinden sonra geçitlerdeki tüm araştırmalar Mısırlı yetkililer tarafından durdurulmuş ve yeniden başlatılmasına izin verilmemiştir. Yani yine birşeyler örtbas edilmeye çalışılmaktadır...

Piramit aynı zamanda dev bir güneş saatidir.  Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler.Piramit'i çeviren tas levhaların uzunluğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir. Bu gölgelerin tas levhalar üstünde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yılın uzunluğu yanlışsız olarak saptanabiliyordu.

Güneş saati zaten arz(yer)in  sabit ve güneşin üstümüzde kubbede döndüğü zaman kullanılabildiği için aynı zamanda düz dünya ispatıdı. Kolumuzdaki kol saatleri bile ondan yapılmış tam orta noktası kuzey kutbunu temsil ederken yan çeperleri de antarik çemberini temsil etmektedir.


Giza'dan geçen boylam dünyanın denizleriyle ana karalarını iki eşit parçaya böler.
Bu boylam ayrıca kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup bütün yer kürenin uzunluğuna ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur. Büyük piramit'in tepesi Kuzey kutbunu ,  çevresi de ekvatorun uzunluğunu temsil eder.

Antik mısır da gök kubbenin olduğu elbette ki biliniyordu. Güneş kültü yani buradaki ritüeller ise inaçlarının bir getirisiydi.Onlar Güneş'e tapıyorlardı.Tanrılarının ışık getiren ( ışık=bilgi=data) RA olduğuna inanırken arka planda birçok diğer koruyucu yarın insan ve tanrıları vardı . Bunlar  Atlantis' lilerden gelen Osiris'in dinini devam ettirmekteydiler.
Giza piramitlerinden İçi ziyaret edilebilen tek piramit olan Kefren piramidinin mezar odası.Piramitler ile ilgili çeşitli matematiksel bulgular arasında ilginç olanları şunlar:
Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımı yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyor  (149.504.000km) denmiştir. Gördüğünüz gibi günümüzde kabul edilen 'Güneş ile Dünya arası mesafe' aslında piramitten yol çıkılarak yazılmış , yani bir efsane ...

Peki nereden çıktı bu Dünyamız ile Güneşimiz arasındaki mesafe , nasıl buldunuz ? Henüz daha ölçememiş iken ve hatta alçak yörüngenin bile ilerisine gidememiş iken , nereden çıkardınız tüm bunları ? Burada bahsedilen mesafeler rakamlar  yukarıda az önce bahsettiğimiz dinleri ile ilgili ritüelleridir.

Mısır astronomi bilgini Mahmut Bey Keops’un binlerce yıl önce dolanımının en yüksek noktasına varmış Sirius yıldızı ışınlarının piramidin güney tarafı üzerine diklemesine düştüğü bir devrede inşa edilmiş olduğunu söyler.

Piramidin yapım planında sık sık karşımıza çıkan 286 1022 sayısı anahtar sayı olarak kabul edilir çünkü bu sayı güneş ve yıldız yılının değerini güneş ile yeryüzü arasındaki uzaklığı yeryüzü ile yörüngesi arasındaki ilişkiye göre sözde (!) yerçekimi kanununu ve yeryüzü yörüngesinin merkezkaç değişimlerinin sınırlarını belirlemeye olanak sağlamaktadır diye düşünülür.
Günümüzün modern bilimi işte bu efsaneler üzerine kurulmuştur.

Peki Keops Piramidi’nin yüksekliğinin bir milyara çarpımının yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı vermesi bir rastlantı mıdır?Öyle olmasa da genel kabul görüş bu şekilde oalrak değiştirmiştir.Güneşe tapan bir ulus için bu oran önemli midir , elbette ki önemlidir.

Piramidin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya bölmesi bir rastlantı mıdır? Taban çevresinin yüksekliğin iki katına bölünmesinin Pi sayısını vermesi bir rastlantı mıdır? Piramitte dünya ağırlığını gösteren hesapların bulunması bir rastlantı mıdır? Ya da şöyle sorayım , Piramite göre Dünyamız anlatılmaya çalışılmakta . Bu doğruyu kapatmak ve her şeyi kendi kutsal hikayelerine göre dayatmaktan başka nedir ?

Kuran-ı Kerim tüm bu sistemi ifşa eden , inananlara bir müjde ve inkarcılara ise Yüce Yaratıcı' nın gücünü hatırlatan , her şeyi apaçık anlatan , Allah'tan başka kimseden korkmadan özgürce ve rahat yaşayabileceğimizi söylemektedir.
Daha önceki kavimlerin daha güçlü olduğu halde bazılarının Firavunlaştıkları ve Adem soyuna zulmettikleri , zarar verdikleri , insanoğlunu köleleştirdikleri  ve dini ritüellerini , insan kanı dökerek veya savaşlar vasıtası ile döktürterek yaptıkları için , bu kavimlere yüce Yaratıcı tarafından lanet edildiğini yok edildiklerini anlatan tasvirler vardır.

İslam'ın temel şartı olan kelime-i tevhid işte tam bu bilinçte olan insanların hangi tanrıları reddedeceklerini ve Allah'ı kabul edeceklerini anlatan bir cümledir. Lâ İlâhe İllallah -Allah'tan başka ilâh yoktur-, İslâm dininin temel rüknüdür. Yani uluhiyyeti, yaratıcılığı, Rabliği, saltanatı ve hâkimiyeti sadece Allah'a tahsis etmektedir. "Lâ İlâhe İllallah" kelime-i tevhidini, "Muhammedün Rasûlullah" yani "Muhammed Allah'ın Resûlüdür" cümlesi tamamlar.
Burada Hz.Muhammed sadece insandır , mesaj onun ile insanoğluna gönderilmiştir , asla Firavunlaşmamış ve kibre kapılmamış diğer insanları kardeş olarak görmüş ve köleliğe karşı durmuştur.

Size insanlık tarihini anlatmadıkları , açıklamadıkları veya unutturdukları için , okuduğunuz kutsal kitapta ne anlatıldığından da bir şey anlamadığınızı biliyorum. Ama öğrendikçe taşlar yerine teker teker oturacak ve her okuduğunuzu net bir şekilde anlamaya başlayacaksınız sevgili okuyucular.

Eğri cetvel ile doğru çizgi çizilemediği gibi , öğretilen yanlış tarih ile günümüz de anlaşılamaz.

PİRAMİTLERİN İÇERSİNDE NE YAPILIYORDU ?


Her ne kadar okullarımızda okutulan tarih kitaplarında hala mezar anıt olarak yazılıysa da Büyük Piramidin Firavun mezarı olarak yapıldığıyla ilgili bilgi geçerliliğini gün geçtikçe yitirmektedir. Onun yerine onun bir inisiyasyon merkezi hatta güç elde etmekte kullanılan bir enerji üretici olarak yapıldığı konusundaki bilgiler gün geçtikçe güç kazanmaktadır. Çok değişik alşimik çalışmaların yapıldığı ve bu çalışma ve denemeler için gerekli enerjinin üretildiği bir jeneratör olarak yapıldığı daha kuvvetli olasılık halinde karşımızda bulunmaktadır. Gerek bilinen ölçüleri gerekse biçimiyle büyük Piramit ve ötekiler mezardan çok bir güç üretici olarak yapılmış olabileceklerini düşündürmektedir. Böyle olunca da böyle bir yapının inşa bilgisinin kaynağı Raymond Drake’in belirttiği gibi ya uzaylılardır ya da onların öğretisinden yararlanmış seçkin kişilerdir.

Ruhsal yetenekleri gelişmiş kişilerin ifade ettiklerine göre Büyük Piramit manyetik güç yayımını hala devam ettirmektedir. C.H. Williamson ‘un “Other Tongues OtherFlesh “ ( Başka Diller Başka Bedenler ) isimli eserinde belirttiğine göre dünya dışı kökenli insanlar yapıyı meydana getiren çok iri taşları antigravitasyon ya da sonik yöntemlerle ilgili bilgileri uygulayarak yerleştirmişlerdi. Belki de bu insanlar aynı güçleri kendi uzay araçlarını hareket ettirmede de kullanıyorlardı.

Keops Piramidi ya da Büyük Piramit Kahirenin 16.km. kadar batısındadır. Taban yüzeyi yaklaşık 53.000 m2’lik bir alanı kaplar. Orijinal yüksekliğinin 146 ile 148 m. arasında olduğu tahmin edilir. İnşa edildiği dönemde üzerinde bulunması gereken Kapak Taşı’nın artık olmaması nedeniyle şimdiki yüksekliği 137 metre kadardır. Yapılan hesaplara göre Büyük Piramit İngiltere’de Hz. İsa’dan bu yana inşa edilmiş olan tüm katedral kilise ve şapellerden daha fazla taş kütlesine sahiptir.

Günümüz bilim dünyasının nasıl olup da ortaya çıktığını açıklayamadığı Mısır uygarlığı hem Mu hem de Atlantis imparatorluklarının bu topraklar üzerinde kurdukları iki ayrı koloninin tufandan sonra zaman içerisinde birleşmeleri ile meydana geldi.

Her iki kolonide de başlangıçta tek Tanrılı din ve ayrıca Ezoterik bazı öğretiler geçerliyken sonradan farklı güçleri olanlara 'yarı insan yarı Tanrı' sıfatı verilerek çok tanrılı dine devşirilmiştir.

Atlantis kolonisi  Hermes (Toth) tarafından kurulmuştu ve Osiris Dini'ni uyguluyordu .
Osiris'in müridlerinden olan ve ondan 6 bin yıl sonra yaşayan Hermes günümüzden 16 bin yıl önce beraberindeki bir güç ile Atlantis'den Nil deltasına çıktı.
Burada bir Atlantis kolonisi kurdu ve Osiris dinini Mısır'da yaymaya başladı.
Sais'de bir tapınak inşa eden Hermes için Mısır'ın ünlü "Ölüler Kitabı"nda "ilahi kelamın efendisi ve ilahi sırların sahibi" denilmektedir.

Bazıları Hermes için İdris Peygamberdir diyerek ateşe tapan bir grubu legalleştirmeye çalıştıklarını görsek de Hermesin İdris Peygamber olmadığı gayet açık ve nettir.

Günümüzden 16.000 yıl öncesine kadar geriletilen ilk Mısır’lıların Nil vadisine çıkışları ile birlikte Osiris dininin uygulandığı yeni bir uygarlığın temelleri atılmıştır. Osiris’in müritlerinden olan Hermes 42 ayrı kitapta topladığı dinsel, yönetimsel, astronomik, astrolojik, coğrafi, geometrik ve matematik bilgileri içeren kitapları ışığında Nil vadisine yerleşen Beyaz Afrikalıların ileri Mısır uygarlığının oluşumuna öncülük etmiştir.

Hermetik öğretinin simgesel yöntemi dil ile bütünleşmiştir. Yirmi iki harften oluşan Mısır alfabesinin, her harfi bir sırrın simgesi olarak kodlanmıştı. Ayrıca her harf bir sayıya karşılık gelmekteydi. Mısır’da Mezepotamya uygarlığı ile gelişen “tanrının seçimi” gibi mistik bir seçkincilik anlayışına yer yoktu. Zamanla gerçekleri elinde tutan bir bilgi toplumunun ortak adı olan Hermetizm’de bilgili ve güçlü olanın inisiyatörlüğünün güçsüz ve zayıf olana kabul ettirilmesine dayanan deneysel olarak güçlü inisiyatörlerin seçimi ve ayıklanması sürecini içeren bir anlayış teokratik ve ataerkil seçkinciliğin yerini almıştır.

Kuzey Mısır Hermes döneminden Firavun Menes dönemine kadar (M.Ö. 5.000) Hermetik rahipler tarafından yönetildi. Hermes'e Yunanlılar aynı zamanda hem kral hem büyük rahip hem de din kurucu olması nedeniyle üç defa büyük anlamına gelen "trimejit" sıfatını layık gördüler.

Masonik gruplar ve kadim bilgileri , osirisin dininin mısıra gelmesi ve ta o zamanlardan başlayan katiplikler ile gizli ilimler olarak ta bugüne gelmiş , belli kanunlar ve bilgiler harici ( dışarıdakiler) e asla aktarılmamıştır.

Hermetizm ile ilgili aşağıda detaylı bilgi verilecektir diyerek konuya kısa bir ara verip büyük yıkıma bir dönemin sonra erip yeni bir dönemin açılmasına yol açan Tufan'a değinmek gerekiyor.

Tufan bazı bilim adamlarının iddia ettikleri gibi sadece Mezopotamya ve Ortadoğu ile sınırlı değildir. Aksine tüm dünya insanlığının hafızasında silinemeyecek izler bırakmış olan bu felaketten en az etkilenmiş bölgelerin başında Ortadoğu gelmektedir.

Aynı anda iki dev kıtanın sulara gömülmesinen neden olan felaketten söz etmeyen dini efsanelerinde mitoslarında ona yer vermeyen millet ya da kavim yok gibidir. İskandinavyalılar Hintliler Yunanlılar Yahudiler Türkler Kızılderililer Polonezyalılar kısacası dünyanın dört bir köşesinden tüm kavimler tufan olayından oldukça ayrıntılı biçimde bahsetmektedirler. Bunun yanısıra kutup buzullarının da en son 12 bin yıl önce çözüldükleri bilinmektedir. Tüm dünyanın değilse bile okyanuslara uzak bölgeler ve yüksek yerier hariç her yerin dev dalgalar ve çözülen buzul sulan altında kalmasına yol açan bu felakete ne sebep olmuştur?

İnsanlığın neredeyse sonunu getirecek nitelikte olan bu felaketin nedeni hakkında 4 teori öne sürülmektedir.

1- Bunlardan ilki uzaydan gelen çok büyük bir meteorun dünyanın güneş yörüngesindeki ekseninde dahi sapmaya yol açacak kadar büyük bir şiddetle Mu kıtasına çarptığını iddia etmekte.
Bu teorinin çok sağlıklı olmadığı belli , çünkü madem eksendeki sapma nedeniyle Atlantis'in de battığını öne sürerken diğer kıtaların bu sapmadan niçin çok fazla etkilenmedikleri hakkında bir yorum yapamıyor.

2- James Churchward'ın öne sürdüğü jeoloik nedelerle kıtalann batması teorisi. Churchward Atlantis ve Mu kıtalannın denizden yükselmelerine bu kıtalann altındaki büyük gaz kütlelerinin sebep olduğunu ve zamanla bazı noktalardan yeryüzüne çıkan gazların içinde bulunduklan ceplerin boşalmasına neden olduklarının öne sürüyor. Peki sadece bu iki kıta mı battı , neden diğerlerine bir şey olmadı ? Churchward'a göre içleri boşalan bu ceplerin üzerindeki topraklar çökmüş ve kıtalar da bu nedenle batmıştır. Ancak İngiliz araştırnıacı bu olayın iki kıtada birden aynı anda ya da çok kısa aralıklarla nasıl meydana geldiğini izah edemiyor.

3- Uygarlık ve teknolojide çok büyük aşamalar kaydeden Mu ve Atlantis'in birbirleriyle savaşmaları ve kendi sonlarını kendileri hazırlamaları teorisi. Büyük tufandan sadece 12 bin sene kendi uygarlığımızın başlangıcı olarak kabul ettiğimiz tarihten itibaren de sadece 6 bin sene sonra atomik güçleri kullanabilecek aşamaya geldiğimiz düşünülürse en az 70 bin yıl yaşamış olan uygarlıkların bilim ve teknoloji alanlarında da hangi boyutlarda olabilecekleri tasavvur edilebilir. İnsanoğlunun hırsının geçmiş dönemlerde bugünkünden daha az olduğunu düşünmek için hiçbir sebep bulunmamaktadır. Dünya hakimiyetini sağlamak için aynı düzeydeki iki kuvvetin çekişmesine sadece günümüzde rastlanabileceğini iddia etmek komik olur. O dönem de vardı.

4- Kuran-ı Kerim'de de yazdığı üzere , haddini aşan toplumlar medeniyet olarak bizlerden çok daha ileride olsa dahi İlahi azaptan kurtulamamış ve yok edilmiştir. Bu insanlığa yaptıkları zulümleri sebebiyle olmuştur.

Atlantis'de yaşayan 10 lar kültü , 9 ada yani 9 kraldan oluşan  ve 10.su tanrı kral olan bu  medeniyet , kendilerinin yıldız çocuğu kabul edip insandan daha üstün olduklarını iddaa ederken , Ademin çocuklarını köle veya bir nevi yarı akıllı hayvanlar (Homosaphiens) olarak görüyordu bu sebeple Adem'in çocuklarına karşı aşağılamak amacı ile evrim teorisinde  ' bakın siz şempanzeden gelmektesiniz' derken kendilerini yıldız çocuğu ve hatta 'blue blood' olarak nitelendirmektedirler.

Atlantis medeniyeti ile o günlerde savaşın bir grup Türk olarak bilinmekteydi ve Adem'in çocuklarının nesliydi , kutsal emanetlerin koruyucusu ve insanoğlunun adalet kılıcı idi.

Bugün hala  Mu'nun çocuklarının  Atlantis'in çocuklarına karşı  savaşı aynen devam etmektedir.Bunu ayrı bir yazı olarak size sunacağım , burada Mısır medeniyetinde neler yapıldığını ele alıyoruz.

Bazı eski Tibet Maya Hindu belgeleri ile Tevrat gibi Ortadoğu dini kitaplarında bu iki uygarlık arasındaki savaşta kullanılan silahlar hakkında; efsane ile karışmış nitelikte çeşitli bilgiler günümüze kadar ulaşmıştır.

İşte bu atomik ve bugünkü teknolojimizin henüz bulamadığı bilinmeyen daha güçlü bazı silahların topyekün kullanımı iki kıtanın karşılıklı olarak aynı anda batmasına ve kutup buzularını dahi eritecek bir sıcaklık şoku ile dev dalgaların oluşmasına neden olmuştur da denmektedir.
Dev dalgalar tüm dünyayı kaplarken sadece çok yüksek bölgeler ve bu iki felaket noktasına da hemen hemen aynı uzaklıkta bulunan ve Akdeniz Karadeniz Kızıldeniz gibi nispeten kapalı bir denizin iç kesimlerinde olan yerler sel sularından daha az etkilenmiştir denmektedir.

Bir görüşe göre de Nuh tufanından önce , güneşe tapan Atlantis kavimi ile savaşan grup Mu uygarlığında yaşayan ve adına Türk denen ulustu. Bu ulus Mu' yu terk ettikten sonra tufan oldu denmektedir.
Burada bahsedilen Türk ler şimdiki Türklerin de ataları yani Kızıldereli ve Avrupalı bir çok kavimin de atalarıydı.

Atlantisliler ile Ademin çocukları arasında benzerlikler çok olsa da en bariz fark şudur ki , Adem'in çocukları mutlak gücün yüce yaratıcıdan geldiğine , onun her şeye kadir olduğuna inanırken , Atlantisliler kibirleri ile insanoğlunu köle görmekte , ilimin bilginin ışığın Güneş sembolü ile andıkları ışık getiren , ışığın elçisi  lucifer den geldiğine inanmaktaydı.
Güneşe tapma sunumu da aslında buradan gelmektedir. Oradaki amaç güneş değil  ışık getiren'dir

Bu sebeple tarih boyunca Adem'in çocuğu olan kavmin bayraklarında hep AY olur iken , soyunu Atlantise dayandıran köleci sömürgeci piramidial yapılanmayı şiar edinmiş medeniyetin de tüm bayraklarında GÜNEŞ sembolü olmuştur. Bu da tesadüf değildir.

Büyük tufan sonrasında bazı uygarlıktaki gerileme ise kaçınılmaz olmuştur.
Tibet Maya Mısır ve Mezopotamya da tufanı nispeten daha az etkili olması buralardaki uygarlıkların belli bir düzeyde varlıklarını sürdürmelerini sağlarken dünyanın büyük bir bölümünde korkunç bir gerileme yaşanmıştır. Buralarda boğulmaktan her nasılsa kurtulmuş olanlar taş devrine geri dönmüşlerdir. İşte günümüz biliminin 5-6 bin yıl önce yaşandığını iddia ettiği taş devrinin altında yatan gerçek bu gerilemedir.

Kuran-ı Kerim'de bu olay Kehf Suresi, 92-93 de anlatılmaktadır. Buradaki Zülkarneyn olayına ayrı bir yazıda yer vereceğim. Çok derin ve yapılan çevirilerden çok daha ötede manaları ve anlattıkları var. Burada önemli olan Zülkarneyn isimli bir zata o kavim hakkında hüküm vermesi söylenmiştir.Tek başına özel bir konudur , ayrıca açıklamak gerekmektedir.

Öte yandan güneşin uzaklaştığı yerin soğuması gibi ana ışık kaynağından yoksun kalan ayakta kalabilen tüm kardeşlik örgütleri ve dini öğreti okulları da benzeri bir gerilemenin içine girmiş ve giderek yozlaşmışlardır. Şu şekilde anlayabileceğiniz şekilde kısaltayım ; ana şeytani tanrıları yok olduktan sonra ışığı alamayan bu inanç sahipleri ne yapacağını bilememiş , korkmuş , bocalamış ve enerjisi çekilmiş lamba gibi sönüp kalmış ve uyku moduna geçmişlerdir.

Mistik inançlarına devam eden Tibet Mısır ve Babil gibi merkezlerde tekrar kurulan ziguratlar ( Güneş piramitleri ) ile eski öğretilerine kavuşma bekleyen bu inanç sahipleri , en kısa sürede yine güçlenecek ve Adem'in çocuklarının başına yine musallat olacaktı.
Zaman da bunu aynen gerçekleştiğini de hepimize gösterdi.

Günümüz Mısırologları Gize'deki Keops Kefen ve Mikerinos piramitlerinin yapım tarihi olarak M.Ö. 3.000 yıllarını verirler. Ancak bu tarih kesin değildir ve bazı uzmanlar bu pramitlerin söz konusu tarihten çok daha önce yapılmış olabileceklerini kabul etmektedirler.

Sadece Keops piramidinin yapımında 2 milyon 600 bin adet dev blok taş kullanılmıştır. Bu dev bloklar yüzlerce mil ötedeki taş ocaklarından çıkartılmış yüzeyleri pürüzsüz denecek ölçüde düzeltilmiş yapı alanına kadar taşınmış ve burada metrelerce yükseğe çıkartılarak birbirlerine birleştirilmiştir. Bu 3 bin yıl önceki teknoloji ile nasıl mümkün olmuştur? Uzmanlar günümüz teknolojisini kullanarak dahi böyle bir yapının en az bir yüzyılda bitirilebileceğini söylemektedirler.

Gerçekte bu üç büyük piramit tufan öncesi teknolojisi kullanılarak Hermes rahipleri tarafından inşa edilmiştir ve bugün sanıldığı gibi sadece birer fıravun mezarı değildirler. Firavun mezarları olmalarının yanısıra piramitlerin asıl işlevleri inisiasyon törenlerinin yapıldığı birer mabet olmalarıdır. Tufan sonrasında yapılmış olan ve ilk üçüne kıyasla çok daha küçük ve basit adeta çocukça birer taklit niteliğinde olan diğer piramitlerin yegane işlevi ise fıravun mezarları olmalarıdır.

Yunanlı tarihçi Heredot ilk üç piramidin ve sfenks gibi birçok gizemli eserin Tufan öncesinde yapıldığını doğruluyor . Mısırlı rahipler Heredot'a bu piramitlerin tufandan önce Mısır'ı yöneten firavun Surid döneminde Herrries rahiplerinin "üstadlık sırlarını" daha sonraki nesillere ulaştırmak amacıyla inşa ettiklerini ve aradan 341 nesil geçtiğini söylemişlerdir. Mısır'lı rahiplerin verdiği bilgiler doğrulsunda yapı- kabaca bir hesaplama piramitlerin günümüzden en azından 12-13 bin yıl önce yapıldıklarını ortaya koymaktadır.

Bu üç piramitten özellikle Keops piramidi ile ilgili bulgular bu primamidin çok özel bir yapı olduğunu ve bulunduğu noktaya da özellikle yerleştirildiğini gösteriyor. Piramidin yapımında kullanı- ölçüler binlerce yıldan bu yana matematik ve geometri bilimlerini kullanan büyük mimarların eseri olduğunun ispatı niteliğinde.

Edouard Schure'nin inisiasyon törenleri için özel inşa edildiğini söylediği  ' Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyon ile çarpımı dünyanın güneşten yaklaşık uzaklığı olan 149 milyon kilometreyi vermektedir.' denerek bugünkü Heliosentrik inancın temelleri , gözlem , ölçüm ve biçime değil piramide bağlanmıştır.


Heliosentrizm = Güneş Merkezcilik = Güneş Sistemi denen bu tez bir bilim tezi değil okült bir inançtır.

Piramidin tam uç noktasından geçen meridyen kara ve denizleri iki eşit parçaya böler. Keops aynı zamanda 30. paralel üzerindedir ve bulunduğu nokta dünyanın diğer gizemli noktaları ile büyük bir uyum içinde birleşir. Piramidin tepesinden doğuya uzatılan dümdüz bir çizgi Tibet'in başkenti Lhassa'ya ulaşır. Bu noktadan 60 derecelik bir açıyla dönüldüğünde Atlantik okyanusuna yani batık kıta Atlantis'e varılır. Yine bir 60 derece dönüldüğünde ise ulaşılan yer Yukatan yarımadasındaki Maya piramidleridir.

Hermes müridlerince inşa edildiği bu denli açık olan Keops piramidinin içinde varlığı saptanan çeşitli odalar bunların ateş ve ölüm odaları olarak törenlerde kullanıladıklarını ortaya koymaktadır.

Keops piramidindeki bu gizemli mabetten kimler geçmedi ki? Hz.Musa ,  Orfe Pisagor Efiatun ve niceleri... Onların bu dine tabi olmaları , oralarda inisiye olmaları , daha sonra gelecek kardeşlerine bırakacakları efsane fikilerin babaları olmalarını sağlamıştır.

Hz. Musa ise bu sisteme karşı çıkmış ve halkını da bu Firavun soyundan çekip çıkarmış kurtarmıştır.
Aslında diğerleri ise inançlarını anlatacak tezler ve sonra gelen kardeşleri de bunları ispatlamaya çalışan teoriler üretmiştir.

Çoğu ölçülüp biçilmeden kabul edilmelerinin sebebi de hepsinin aynı dine olan kutsal bağlılıklarıdır.

Hermes ve onun devamı olan başrahiplerin yönetimindeki Mısır Ezoterik doktrinin barınağı ve okulu olageldi. Yönetici firavunların aynı Mu'da ve Atlantis'de olduğu gibi inisiye edildikleri ve rahipler örgütünün sembolik lideri oldukları Mısır'da Ezoterik sırlar da bu güçlü örgütlenme sayesinde rahatlıkla korunabildi. Tüm rahipler sırların dışarı çıkmaması ve öğretinin yozlaşmaması için ketumiyet yemini ederlerdi. Yemine titizlikle uyulmasını sağlamak için en küçük sırrı dahi ifşa edenlerin derhal öldürülmesi cezası konmuştu.

Bu arada ilk örgütlenmelerinin Mu ve Atlantis kıtalarında başladığı sanılan  çeşitli mesleki kuruluşlar ve özellikle de inşaat loncaları piramitlerin ve diğer mabetlerin yapımında aktif rol oynadılar.
Mısır'daki bu loncaların devamı niteliğinde olan Yahudi loncalarının Süleyman Mabedi'nin inşasında oynadıkları rol daha yakından tanınmaktadır. Süleyman Peygamber hakkında Müslümanlar , Kuranda anlatıldığı üzere gücün Allah katından bir izinle verildiğini bilirlerken , Musevi ve Hristiyanlar ise ona Kral Süleyman demekte ve maji ile ilgililendiğini kabul etmektedirler.

Aslında bu Kuranda 2:102Tuttular da Süleyman mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeyin ardına düştüler. Halbuki Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, lakin o şeytanlar kâfirlik ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil'de Harut ve Marut'a, bu iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi "biz ancak ve ancak sizi denemek için gönderildik, sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!" demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah'ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak bir şey öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa, onu alanın ahirette bir nasibi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkiyle bilselerdi, uğruna canlarını sattıkları şey ne çirkin bir şeydi. Derken , bu hermetik öğretilere net cevap vermektedir.

Mısır Ölüler Kitabı'nda anlatıldığına göre inisiye edilmeyi isteyen rahip adayı gözleri bağlanarak, önünde Osiris'in dişil ifadesi olan İsis'in yüzü örtülü bir heykelinin bulunduğu bir mabedin kapısına getiriliyordu. Burada adaya İsis'in yüzünü şimdiye kadar hiçbir inisiye olmamışın göremediği belirtiliyor ve dönmesi için halen şansı olduğu söyleniyordu. Adaya eğer bir zaaf sonucu ya da menfaat beklentisi ile geldiyse bulacağı şeyin çıldırma ya da ölüm olacağı açıklanıyordu. Mabedin kapısında biri kırmızı diğeri siyah iki sütün vardı. Kırmızı sütun Osiris'in nuruna ulaşma şansını siyahi sütun ise ölümü simgelemekteydi.

Aday mabetten içeri girme konusunda israrlıysa rehberi onu dış avluya götürüyor ve gözlerini açtıktan sonra oradaki görevlileri teslim ediyordu. Burada bir hafta kadar kalan aday basit ruh arındırma işlemleri uyguluyordu.

Sınav akş-ı aday iki çırak rahip tarafından alınıyor ve içinde bir dizi heykel ile bir mumya ve bir iskeletin yer aldığı loş bir koridordan geçiriliyordu. Çırak rahipler adaya halen geri dönme şansı oiduğunu söylüyorlar aday ilerlemekte ısrarlı ise onu duvardaki çok dar bir delikten içeri sokuyorlardı. İçinden ancak bir kişinin sürünerek geçebileceği bu geçit Osiris tapınağının yani büyük piramitin giriş kapısıydı. Bu kapıdan içeri giren hiçbir zaman geri dönemezdi. Ya başarmak ya da yok olmak zorundaydı.

Aday bu geçitte zorlukla ilerlerken derinlerden gelen bir ses "bilim ve kudrete göz diken akılsızlar burada telef olurlar" diye uyarılarda bulunuyordu. Geçit giderek dik bir yokuş halini alıyordu. Yolun sonunda aday kendisini dibi görünmeyen bir kuyununun başında bulurdu.

Adayın buradan yegane kurtuluş şansı tam başının üstünde bulunan ve zorlukla seçilebilen dik bir merdivendi. Kuyuya düşmeyen veya ne yapacağını bilmeyerek orada aciz kalmayan adaylar merdiveni tırmanırlar ve kendilerini dev heykellerin bulunduğu geniş bir salonda bulurlardı.

Burada adayı "Kutsal Semboller Muhafızı" adı verilen görevli rahip karşılar ve birinci sınavı başarıyla tamamladığı için kendisini kutlardı. Bu salonda yer alan 22 dev heykelin altında 22 temel sırrı ifade eden aynı sayıdaki harfleı- ile bunların sayısal sembolleri vardı. Bunlardan I sayısı ve "A" harfinin Tanrının ve onun yeryüzündeki en yüksek ifadesi olan insanın sembolü olduğunu öğrenen adaya diğer sırlar da sırasıyla verilirdi.

Bu mabetteki tüm sırları öğrenen aday daha sonra merkezi ateş odasına götürülürdü. Bu odada dev alevlerin olduğunu gören adayda doğan tereddütü rehberi bir zamanlar kendisinin de aynı alevlerden geçmiş olduğunu söyleyerek giderirdi. Alevlerin ara- sına dalan aday bunların gerçek alevler olmadığını bir göz yanılgısı olduğunu görürdü. Ateş sınavını su sınavı izler aday çok karanlık ve içinde derin çukurların bulunduğu bir su birikintisinden ürpertiler içinde boğulmadan geçmeye çalışırdı. Bu sınavı da başarıyla tamamlayan adayı iki görevli rahip karşılar ve içinde rahat bir yatağın bulunduğu bir odaya bırakırlardı. Burada aday derinden gelen rahatlatıcı bir müziksesinin de etkisiyle kendinden geçerdi. Aday uyandığı zaman karşısında çırılçıplak ve çok güzel bir kadının durduğunu görürdü. Kadın adaya içki sunar ve kendisinin sınavları başarıyla geçenlere sunulan bir ödül olduğunu söylerdi. Aday kadının bu sözlerine kanıp da kendisiyle cinsel temasta bulunursa az önce içmiş olduğu içkinin içinde bulunan uyku ilacının etkisiyle uyur ve uyandığında yalnız olduğunu görürdü. Kısa bir süre sonra odaya mabedin baş rahibi girer ve adaya daha önceki sınavlardan başarıyla geçmiş olmasına rağmen kendisini yenmeyi başaramadığını nefsine hakim olmayı bilmeyen bir kimsenin duygularına esir olacağını ve karanlık içinde yaşamaya mahkum olduğunu söylerdi. Bu adaylar bir daha çıkmamacasına bu küçük odalarda hapis hayatı yaşarlardı. Ancak aday içkiyi ve kadını reddederse ellerinde meşaleler ile 12 görevli rahip kendisini alır baş rahibin ve görevliler kurulunun beklediği siyah ve beyaz taşlarla döşeli Osiris Mabedi'ne götürürlerdi. Burada Osiris'i simgeleyen bir heykel ile onun eşi olarak kabul edilen ve kucağında oğlu Horus bulunan İsis'in bir heykeli vardı.

Başrahip adaya burada göreceli tüm sırları hayatı pahasına saklayacağına dair yemin ettirir ve onu kardeş rahip olarak ilan ederdi. Böylece aday çırak rahip ünvanını alırdı. Ancak önünde çok uzun bir dönemi vardı. Çıraklık süresi kişiden kişiye değişirdi. Bir çırak ancak rehberi olan üstad rahibin kararı ile üst dereceye geçme hakkına sahip olabilirdi. Yıllarca sürebilen bu dönemde çırak rehber üstadından sürekli ders alır ve hücresinde meditasyon yapardı. Bu uzun bekleme döneminde çırağın görevi bilmek değil öğrenmekti. Devamlı gözaltında tutulan sert kurallara büyük bir disiplin içinde uyan ve sürekli itaat eden çırak yavaş yavaş kendisinde bir başkalaşım hissederdi. Çıraktaki başkalaşımı kendisi de gözlemleyen rehberi zamanın geldiğine karar verir ve hakikatin yakında ifşa edileceği müjdesini verirdi. Başrahip çırağa hakikatin nuruna ulaşması için ölmesi ve yeniden doğması gerektiğini aksi takdirde Osiris 'in yüce meclisine kimsenin katılmayacağını söylerdi.

Çırak "kendimi feda etmeye hazırım" cevabını verirse görevliler tarafından içinde bir köşede açık bir mezarın bulunduğu "yeniden doğuş odası"na götürürlerdi.

Başrahip burada ölümün herkes için olduğunu ancak her canlının da yeniden doğacağını söyleyerek çırağı mermer mezarın içine sokar ve kapağını da kapatırdı. Mutlak karanlık içinde kendisiyle başbaşa kalan çırak mezarda ne kadar kaldığını bir süre sonra algılayamaz hale gelirdi. Gerçekte sadece bir gece mezarda kalan çırağa bu süre çok daha uzunmuş gibi gelirdi. Çırak ancak sabaha karşı başının hemen üstünde küçük bir deliğin olduğunu fark ederdi. Beş köşeli yıldız şeklindeki bu - öylesine ayarlanmıştı ki sabah olunca Seher yıldızı "Sotis"in ışığı tam bu deliğe vuruyor ve onun pırıl pırıl parlamasına neden oluyordu. Bu yıldız çırağa Tanrının varlığının ispatı ve Hakikatin Nuru gibi görünürdü.

Işığın yavaş yavaş azalmaya yüz tuttuğu anda mezar kapağı açılır ve baş rahip çırağa müjdeyi verirdi; "Sen dün akşam öldün ve Osiris'in ışığını görerek yeniden doğdun. Artık büyük sırlarımızı öğrenmeye hak kazanan bir inisiye kardeşimizsin"... Bu ışık Nur-u Ziya da bilinir.

Bu açıklamadan sonra yeni üstad rahip "büyük doğu" denilen ve tüm üstad rahiplerin hazır bulundukları geniş bir salona götürülür tören burada devam ederdi. Kapıdan içeri girenlerin başlarını eğmelerini gerektirecek kadar alçaktı. Doğuda baş rahibin kürsüsünün hemen üstünde bir eşkenar üçgenin ortasındaki gözün içinden çıkan kaynağı belli olmayan güçlü bir ışık bulunurdu. Bu sembole herşeyi gören Osiris'in gözü adı verilirdi.

"Hyorofan" adı da verilen baş rahip bu aşamada şöyle konuşurdu:

"Bu noktaya kadar gelmeyi baţaran sen büyük sırların da eşiğine dayanmış oldun. Bundan önce sana verilen sırlar küçük sırlar yani İsis'in sırlarıydı. Şimdi ise büyük sırları yani Osiris'in sırlarını elde edeceksin.

Tanrı Osiris kendisi karısı İsis ve onların oğlu olan Horus'dan oluşan bir üçlemedir. Osiris yaşamın kendisinden doğduğu kutsal babayı İsis onun dişil ve üretken yanını Horus ise İlahi Kelam ve maddi alemi remzeder. Tanrı bir bütündür ve tektir. Bu üç kişilik bölünme zaafın değil mükemmelliğin ifadesidir.

İsa peygamberin orjinal hristiyan inancını , paganist Romalıların şimdiki Hristiyanlık inancına getirmeleri de aynen böyle olmuduğu düşünülmektedir , eski paganist hermetik inançlarını , İsa peygamberin anlattıklarını hiçe sayarak ve hatta yok ederek ölümünden çok uzun yıllar sonra  iznik konsülünde kabul ettikleri birbirinden farklı dört İncil ile ile bu antik efsunlu çok tanrılı dini insanoğluna 'Hristiyanlık' içerisine sokarak lanse etmişlerdir.

Bugün Vatikan duvarlarına bakarsanız Hz.İsa ve Hristiyanlık ile dalga geçildiğini , çok tanrılı dinlerin ve bu ezoterik öğretilerin nasıl da yüceltildiğini görebilirsiniz.


Papa hazretlerinin bile aslında  giydiği kutsal elbisenin ise Babil uygarlığındaki güneşe tapan kralların elbisesi olması da çok ilginç değil mi ?


Şimdi devam edelim antik Mısır öğretilerinde neye inanıyor ve ne düşünüyorlardı:

Bu Yüce Varlıktan çıkan insanlar da birer ölümlü Tanrıdır. Yüce Tanrıya ulaşmalarına çok az kalan Kamil İnsanlar ise ölümsüz insanlardır.
İlahi düzende hiçbir şey küçük olmadığı gibi hiçbir şey de büyük değildir. Ne mutlu bu sözleri anlayabilene. Çünkü bunları anlamak demek yüce sırlara sahip olmak demektir. Bu sırları kalbine göm ve onu ancak kendi eserlerinde ifşa et"...

Bu sözlerden sonra yeni üstada özel üstad kıyafeti giydirilir ve = yemin ettirilirdi. Eğer yeni üstad Mısırlı ise yönetici rahip olarak mabette görev yapar yabancı uyrukluysa da din kurınak veya kendisine verilecek başka bir görevi yerine getirmek üzere ülkesine gönderilirdi. Ancak bu tür inisiyelere ayrılmadan önce mabedin sırlarını inisiye edilmeyenlere verrrıeyeceklerine dair bir kez daha ketumiyet yemini ettirilirdi. Aksine davrananlara rıerede olurlarsa olsunlar kendilerini ölümün beklediği hatırlatılırdı.

Şimdi bu anlattıklarımızdan anlayacağımız üzere ateşe tapan putperest ve çok tanrılı paganist hermetik öğretileri kadim sırlar olarak nakşeden , cin-insan-şeytan veya her neyse  bunların karışımı olan  varlıklara tapan bunlarla çalıştığına inanan bir grup , günümüzün modern bilimini ele geçirmiş , eski ataları gibi piramidal yapı ile insan neslini köle olarak çalıştırmak isterken , yine eski ataları gibi genetik deformasyon ve değişimler yapmaktan özellikle keyif almaktadır.

Muhteşem dünyamızı kirleterek aslında başkalarına bir dünya hazırlarken , insanlığı aşağılayarak , hepimizin şempanzelerden geldiğimizi idaa ederek ve en onursuz gurursuz ahlaksız yaratık olarak insanı hep işaret ederek yine insanoğluna yani Ademin nesline kindar bir gruba ( -ki bu grup insan nesli olmayabilir ) hizmet ettiklerinin belki farkında belki de hepsi değillerdir.

Bu sebeptendir ki Hz.Adem'den son peygamber olan Hz.Muhammed Mustafa 'ya kadar tüm peygamberler insanoğlunun yaratıcı tarafından terk edilmediğini , sadece eksikliklerini görmeleri için sınandığını , yine de yalnız olmaktan korkan insanoğluna uyarıcı ve bir dost olarak peygamberler vasıtası ile  'Korkma' mesajı verildiğini , asla ve asla şeytanı dost edinmeyiniz denerek asıl gücün yüce yaratıcı olan Hz.Allah olduğu anlatılmıştır.

Bu serüven , ilk insandan bu güne kadar Ademin neslinden nefret eden bir grup ile , bu dünyada yaşam mücadelesi veren Ademin çocukları arasında geçmektedir. Bu anlattığımız iki grup haricinde ne bir başka bir din , ne de bir başka bir ırk yoktur. Olanlar bu ana kolların farklı türevleridir.

Antik Mısır Hermetik inanca sahipti , nedir bakalım ,

HERMETİZM


Hermetizm, Antik Mısır'da yaşamış bilge Hermes Trismegistus'un öğretisidir.
Hermetizm adının sonundaki “izm” sonekine bakılarak ilk bakışta bunun günümüzdeki bir felsefi akım olduğu sanılabilirse de, felsefi bir akım değildir. 

Kimilerine göre Hermes Trismegistus bir inisiye idi, dolayısıyla öğretisi ezoterik bilgilerden oluşuyordu. Antik Yunan yazarlarına göre bu ezoterik öğreti Mısır’ın özellikle Teb ve Memphis tapınaklarındaki inisiyasyonlarda öğretiliyordu. 

Mısır kökenli Yunanca metinlerde Hermes Trismegistus’tan maji'nin, simya'nın, astroloji'nin, astronomi'nin, tıb'bın ve bilgeliğin kurucusu olarak söz edilir. Bu metinlerde ondan “üç kere büyük Hermes” anlamında “Hermes Trismegistus” olarak söz edilir.

Murry Hope gibi kimi araştırmacılar bu öğretinin Mu Kıtası ve Atlantis’e indirilen Sirius kültürü ya da öğretisinin MÖ 16.000 yıllarında Mısır’a getirilmiş biçimi olduğu görüşündedir. 

James Churchward bu öğretinin özgün adının Osiris dini olduğunu ve Osiris’in MÖ 18-20.000 yıl önce Mu’da eğitilmiş bir Atlantisli bilge olduğunu ileri sürer. Churchward’a göre Osiris Atlantis’te dinsel bir reform yapmış ve reform yaptığı tek tanrılı din MÖ 16.000 yıllarında Atlantisli bilge Hermes Trismegistus tarafından Mısır’a getirilmiştir. 

Mısır’da Osiris’in yolu denilince bu dinin ya da öğretinin egzoterik (dış, şeriatla ilgili) kısmı İsis misterleri veya Horus yolu denilince de ezoterik (iç, yalnız inisiyelerce bilinen) kısmı anlaşılıyordu.

Hermetizm hakkında bilgi veren eski metinler günümüzde hermetika ya da zümrüt tabletler olarak adlandırılır. 
Bunlar eski Mısır’da kutsal alfabeyle yazılmış orijinal kayıtların farklı alfabelere çevrilmiş kopyalarının kısmen eski Yunanca’ya ve Latinceye çevrilmiş bölük pörçük parçalarından oluşurlar. Bu metinlerin İskenderiye yangınından ve kendilerinden olmayanların ellerinden kurtulabilmiş kısımlarındaki bilgilerin de, hem çeviriler sırasında hem de başka nedenlerle bir miktar anlam kaybına uğradıkları sanılmaktadır.  

İskenderiye Kütüphanesi’nin 5. yüzyılda Kilise tarafından yönlendirilen yıkımından sonra bu metinlerdeki bilgilerin günümüze dek korunabilmasinde, Pisagor, Platon ve eski Yunan yazarlar kadar, Ortadoğu’daki ezoterik ekollerin de büyük katkısı olmuştur. 
Ortadoğu’da korunan hermetik bilgiler Avrupa’ya özellikle Floransa yoluyla aktarılmış olup Kilise’nin tüm çabalarına rağmen Avrupa’da yayılmayı başarmıştır. 
Söz konusu Yunanca ve Latince çevirilerin yazarları başta Poimandres olmak üzere, Zosimos, Fulgentius, Iamblikos ve John Stobaeus’dur.

Hermetik inanç kendini şu şekilde ifade etmektedir ;

· Fiziksel alem süptil alemin aynasıdır.
· Ezeli ve ebedi olan Tanrı, düşüncelerle anlaşılmaz.
· Ruh ilahi bir ışıktır
· Ruhlar yeryüzüne sınavlarla gelişim için gelirler, almaları gereken dersleri alana kadar tekrar tekrar doğarlar.
· Kişiyi ölüm sonrasında vicdanı yargılar, kişinin yeryüzünde yaşarken yaptıkları unutulmaz.
· Bu ruhlar bir zaman sonra büyük ışığa doğru çekilirler, onlara yol gösterilir.
· Eski insanların kökeni Dünya-dışı’dır.
· Evrende kozmik yasalar işlemektedir.
· İnsanlar kaderlerini yaptıkları iyi ya da kötü hareketlerle belirler.
· İnsanlar yaşadıkları dünyayı kirletmeleri halinde dört unsurun başkaldırmasıyla karşılaşacaktır.
· Yunuslar ve arslanlar diğer hayvanlardan daha gelişmiş varlıklardır.

Osiris dini, yitik efsanevi kıta Atlantis’ten Mısır’a getirilmiş olduğu ileri sürülen bir öğreti ya da tektanrılı bir dindir. Terim ilk kez ünlü Mu araştırmacısı James Churchward tarafından kullanılmıştır.


Hermes Trismegistus


Hermes-Thot (Yunanca: Hermes Trismegistos, Latince: Mercurius ter Maximus), Antik Mısır metinleri üzerinde çalışan araştırmacılara göre Hermes adı, hem bir ilahın, hem yaşamış bir bilgenin, hem de bir rahip sınıfının adıdır.

Yunan ilahı Hermes, ilah Hermes-Thot ya da Mısır ilahı Thot

Antik Yunanlar kendi ilahları Hermes'in Antik Mısır ilahı Thoth ile aynı olduğunu söylerler. Bu Antik Mısır ilahı, Osiris'in habercisidir (mesajını ileten). Habercilik, aydınlatıcılık, rehberlik ve aracılık fonksiyonları olan bir ilahtır.
Öncelikle, hem ölülerin ruhlarının yargılanmasını kaydeden, onların günahlarını hakikat karşısında tartan vicdan sesinin, hem de insanlara bilgelik yolunun tebliğ edilmesinin, sezginin kişileştirilmiş biçimi olan ilahtır. Bu bağlamda ilah Thot insanda vicdan ve sezgi tarzında beliren kelamı simgeler.
Ayrıca, ruhlara ölüm sonrasında da rehberlik eder; kimi başarılı ruhları onları eğitip yükseltecek Osiris’e getirir, başarısız ruhları ise amenti’nin (amentet, öte-alem) geri düzeyli ortamlarında arınma işlemi geçirmelerinden sonra yeni bir doğuma (reenkarnasyon) sevkeder.

Eski Yunan geleneğindeki ilah Hermes’in, bazı fonksiyonları bakımından Antik Mısır ilahı Thot’a benzemesi, Yunan tradisyonuna bu ilahın Mısır tradisyonundan geçmiş olduğu görüşünü desteklemektedir. Ayrıca Yunan tradisyonunda ilah Hermes Büyük köpek Takımyıldızı ile ilişkilendirilir ki, Mısır tradisyonunda da ilah Hermes-Thot bazen şahin başı yerine köpek başı ile temsil edilir.

Eski metinlere göre Hermes-Thot aynı zamanda Antik Mısır'da yaşamış bilgedir. 
Mükemmel bilim adamı olarak da görülen hermes thot simyacılıkta önemli rol oynamıştır. 
Hermes-Thot kimilerine göre bir inisiye, kimilerine göre bir peygamberdi. Ancak Adem'e geleni inkar edip insanları yüce Yaradıcı'nın gösterdiği değil de hemen yan paralel yola sokan biri olarak düşünülür ise kesinlikle Rahmani biri olamayacağı açık ve net olarak görülür.

Antik Yunanca metinlerde bilge Hermes-Thot’dan majinin, simyanın, astronominin, tıbbın ve bilgeliğin kurucusu olarak söz edilir. Bu metinlerde ondan “üç kere büyük Hermes” anlamında “Hermes Trismegistus” olarak söz edilir. Diğer Hermes’lerden ayırt edilmek üzere, bu bilge çoğu zaman Hermes Trismegistus adıyla yazılır. 

Mısırlılar ise, aynı zamanda hem kral, hem büyük rahip, hem de din kurucu olması nedeniyle, üç defa büyük anlamına gelen "Trimagistus" sıfatını layık gördüler. 

James Churchward’a göre, o, Mu ve Atlantis dönemindeki tek tanrılı dini MÖ 16000 yıllarında Mısır’a getirmiş Atlantisli bir bilgedir. 

Murry Hope gibi kimi araştırmacılar bu yitik kıtalardaki tek tanrılı dinin Sirius kültürü yani Sirius kökenli bir öğreti olduğunu ileri sürerler.

Hermes adı kimi araştırmacıların görüşlerine göre, Antik Mısır’da kayıtlardan sorumlu olan rahiplere verilen bir unvan olarak da kullanılmış olmalıdır. Bu araştırmacılar, Antik Mısır tarihini yazan Mısırlı Manetho’nun “Sothis” (Sirius yıldızının Mısırca’daki adı) adlı eserinden yapılmış bir alıntıda, Manetho’nun "ilk ‘hermes’ olan atamız Thot” diye söze başlamasının bu görüşü desteklediğini ileri sürerler. 

Churchward Mısır’da yazının üç evre geçirmiş olduğunu ve Atlantis’in batışına kadarki ilk evrede, Mısır’daki hermeslerin, yazılarını Atlantis’in kutsal dilini kullanarak yazmış olduklarını ileri sürer.

Kybalion 


Kybalion, Eski Mısır ve Eski Yunanistan'daki hermetik felsefe üzerine bir çalışma olup, Hermes Trimesgistus'un öğretilerini iletmeyi amaçlayan bir kitaptır. 1908 yılında, kendilerini "Üç İnisiyeler" şeklinde adlandıran bir grup tarafından İngilizce olarak basılmıştır. Bu anonim grubun kimlikeri sonradan ortaya çıkmıştır. Bunlar William Walker Atkinson ya da meşhur adıyla Yogi Ramacharaka, BOTA kurucusu Paul Foster Case ve o sıralar Kuzey Amerika'da Alpha & Omega majikal mabedlerinin şefi Michael Whittey'dir.[1]

Kybalion aralık 1908'de yayınlamış olup, artık kamu malı olarak internet'te İngilizce olarak bulunabilir. Kitap eski hermetizme dayandığını söylemesine rağmen, birçok kişi kitapta yeni düşünce akımının nispeten modern olan söylemlerinden bahsettiğini söylemektedir

Zihinsel dönüşüm

“Zihinsel simya" ya da "zihinsel simya sanatı" olarak da betimlenen zihinsel dönüşüm, kişinin kendi ve başkalarının zihinsel durumunu ve halini iyileştirmek amacıyla uyguladığı tekniklere referans eder. Kitapta bundan "Mistik Psikoloji" olarak da bahsedilmektedir.


Kitap her prensibe ya da aksiyoma birer bölüm ayırır:
Zihincilik Prensibi 
Zihincilik prensibine göre "Evren zihinden ibarettir".

Benzerlik Prensibi
Benzerlik prensibine göre "hayatın ve varoluşun farklı boyutlarındaki olayların ve yasaların arasında daimi bir ilişki vardır". "Gökte neyse yerde de o; yerde nasılsa gökte de öyle". Bu prensibe göre aşağıdaki boyutlar arasında bir ahenk, anlaşma, ilişki ve benzerlik vardır. 

Büyük Fiziksel Boyut
Büyük Zihinsel Boyut
Büyük Ruhsal Boyut 

Titreşim Prensibi 
Titreşim prensibine göre evrendeki her şey hareket halindedir, hiçbir şey durma halinde değildir, her şey hareket eder, titrer ve daire çizer durumdadır. Bu prensibe göre Madde, Enerji, Zihin ve hatta Ruhun farklı oluşumlar olmalarının nedenini farklı "titreşim"lere sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Bir şeyin titreşimi ne kadar büyükse, ölçekteki konumu da o kadar büyüktür. Böylece "Her şey"in (Bütünlük'ün) sonsuz bir titreşim seviyesi vardır; neredeyse durur haldedir, bir tekerleğin çok büyük bir hızla döndürülmesinin tekerleği hareketsiz zannettirmesi gibi.


Zihinsel dönüşüm bu prensibin uygulaması olarak betimlenmiştir. Zihnin halini birinden bir diğerine dönüştürmek onun titreşim seviyesini değiştirmekten geçer. Kişi bunu kendi iradesiyle ve bilinciyle istenilen şeye "dikkatini sabitleyerek" başarabilir.

Kutupluk Prensibi 
Kutupluk prensibi her şeyin çift yönlü olduğunu, her şeyin çift kutuplu olup her şeyin tersinin olduğunu söyler. Var olan her şey iki tarafı vardır. Her şey aynı zamanda "vardır" ve "yoktur", bütün doğruların yarısı doğru yarısı da yanlıştır, her şeyin iki yüzü vardır. Böylelikle, aslında zıt şeyler birbirinin aynısıdır, ama dereceleri farklıdır. Zıt kutuplar karşılaştığında bütün çelişkiler ortadan kalkabilir.


Soğuğun ve sıcağın kesin bir tanımları yoktur, ancak birbirine kıyasla varlardır. Ancak soğuk sıcak kadar yakabilir; o anda zıt iki kutup birbirine kaynaşmıştır. Aynı şekilde nefretin aşka ve aşkın nefrete dönüştüğü görülür. Zıt iki kutup birbirine dokunur ve birbirleri içinde kaybolurlar.

Ritim Prensibi 
Ritim prensibine göre var olan her şeyin ölçülebilir bir hareketi vardır. İçeri ya da dışarı hareket, arkaya ya da öne sallanma, ya da sarkaç hareketi. Bu ritim Kutupluk Prensibinde anlatılan kutupların arasında oluşur. Ancak bu ritmin kutupların zıt tarafında kadar ulaştığı anlamına gelmez; bu çok nadir bir olaydır.


Sebep ve Sonuç Prensibi 
Bu prensibe göre her sonucun bir sebebi ve her sebebin bir sonucu vardır. Şans ya da rastlantı diye bir şey yoktur; bunlar ancak sebebi bilenemeyen ya da algılanamamış sonuçlardır.

Cinsiyet Prensibi 
Cinsiyet prensibi var olan her şeyin cinsiyeti olduğunu söyler. Ancak Kybalion'un yazarları, bunun çoğu kez anladığımız cinsel cinsiyetten ziyade "oluşturmak, peyda etmek, yaratmak..." gibi genel anlamlarda kullanmaktadır. Cinsiyet Erkek ve Kadın prensipleri olarak meydana gelmiştir, ve kendisini bütün boyutlarda (Fiziksel, Zihinsel, Ruhsal) göstermektedir.

Zihinsel Cinsiyet erkek ve kadın prensiplerine dayanan hermetik bir kavramdır ve birisinin fiziksel cinsiyetini ima etmez. Bu kavrama göre bireyin fiziksel cinsiyetini ile zihinsel cinsiyetinin aynı olmaları gerekmemektir. İdeal olarak, birey dengeli bir zihinsel cinsiyete sahip olmak ister.

Kybalion'un öne sürdüğü kavram, cinsiyetin evrenin tüm boyutlarında var olduğu ve farklı boyutlarda, sahip oldukları farklı özellikleri göstermekte olduklarıdır. Aynı zamanda, var olan her şeyde ve herkeste bu iki özelliğin ve prensibin bulunduğu yazılmaktadır.

Kadın prensibi, daima izlenim alma konumundadır. Daima yeni fikirler üretmek için hayal gücüyle çalışır. Bu yönden Erkek'ten daha fazla faaliyet alanı vardır.

Erkek prensibi daima izlenim verme ve izlenimleri ifade etme konumundadır. Erkek kendi iradesiyle, yeni fikirleri, kavramları işlemek ve meydana getirmek için harekete geçer.

Bu bağlamda, iki güç arasında bir denge olmalıdır. Kadın olmazsa Erkek sınır, düzen ya da mantık olmadan hareket eder ve bu da kargaşaya neden olur. Erkek olmazsa Kadın, sürekli düşünür konumda kalıp harekete geçemez; bu da durgunluğa neden olur. Kadın ve Erkek beraber çalışırlarsa, düşünceli bir eylem meydana gelir; bu da Kadın'ın ve Erkek'in birbirlerini tamamladıklarına işaret eder.

Okultizm
Okültizm, geçmiş çağlarda doğa, evren, tesirler, insan ve evren ilişkileri ve gelecek hakkında gerek medyumnik yollarla gerekse aktarılagelen ezoterik tradisyonlar yoluyla edinilmiş derin bilgiler bütünü olarak tanımlanır. Okült, bilimsel yöntem dışındaki yollar ile "gizli" bilginin araştırılması demektir. Terim, Latince "gizlemek", "saklamak", "üstünü örtmek" anlamına gelen "occulere"den türemiştir. Eski Yunan'daki karşılığı ezoteriktir.


Eski Yunan zamanlarındaki Pitagorasçılıktan, Platonculuktan, muthelif gnostik inançlardan İslamdaki Sufi inanca ve psikoloji kaynaklı pek çok yeni fikire kadar oldukça geniş bir bağlamı içine alır.

Astroloji, simya ve büyü gibi eski zamanlardan modern zamanlara kadar bir şekilde bilim sayılmış olan tüm etkinlikler ve modern zamanlardaki duyum ötesi algı, hipnoz, telepati ve pirokinezi gibi parapsikoloji alanına giren ve bilimsel çevreler tarafından kuşku ile yaklaşılan araştırma alanları okültün (gizliciğin) kapsamı içindedir.

Terim Latince’de "gizlemek, saklamak" anlamına gelen "occulere" sözcüğünden gelen, “gizli, saklı” anlamındaki occultus sözcüğünden türetilmiş olup, “gizli ve saklı olanın bilgisi” anlamına gelir. Buradaki “gizli ve saklı olan” ifadesi hem görünmeyen aleme, hem doğaüstü denilen fenomenlere ilişkindir. Okült sözcüğü okültizm adının sıfatı olup günümüzde "okültizm ile ilgili" anlamında kullanılır.

Gizlibilimler de denilen okültizmin kapsadığı alanlar arasında maji, simya, astroloji, nümeroloji, sembolizm, teürji, psişürji , kahinlik veya falcılık türleri sayılabilir. Kimileri terimi yalnızca Avrupa okültizmi ile sınırlarsa da, kimi yazarlar diğer kıtalardaki okült çalışmaları da bu terimin kapsamında değerlendirirler.


PİRAMİTLERİN SIRRI VE NASIL YAPILDIKLARI HAKKINDA YORUMLAR...



*  Nuh tufanından sonra herşey sıfırdan başlamıs piramitlerse Nuh tufanından önce yapılan bir yapıt halen bu yapıtları cözemıyoruz cünku Nuhtan öncekı bilime sahip degilız evet mükemmeller ama cözecegız (Anonim Yorum)

Açıkcası ben bu yoruma çok da katılmıyorum , size neden bu yorumu okuttuğumu da söylemek isterim , NLP yapılmakta çünkü bu kadim sırlar ve öğretiler nesiller boyu gizli odalarda saklandı , ama haricilere elbet ki verildmedi. Çünkü neden versinler , zaten insanoğlunu kullanmak köle olarak pil gibi yaşatmak isteyen bir grup gerçek bilimi kendine , diğer kölelerin kullanacağını ise 'müsbet bilim' adı altında insanoğluna sunar. Bu kadar basit.

*  Kuranda  Süleyman Peygamberin (Kral Süleyman) cinlerden ve insanlardan oluşan bir ordusu vardı.aynı zamanda çinleri yapı ustası olarak çalıştırırdı ve rüzgarı istediği gibi idare ederdi kunlar kuranda yazılı ayetler şahsen ben inanıyorum bir diğer konuda Hz Nuh gemi yaparken yine cinlerin yardım ettiğini yazıyor boş konuşmadan daha iyidir araştırmak. (Bir baska anonim yorum)

*  Mısır'daki piramitlerin yapımı ile ilgili iki olasılık sunuluyor: Uzaylıların yardımıyla yapıldığı veya rüzgârın yardımıyla bu kayaların yerinden oynatılabileceği böylece piramitlerin inşa edilebileceği düşünülüyor.

Her maddenin bir frekaksı var , bu frekans maddenin katı-sıvı-gaz-plazma hallerini ve hatta bir başka maddeye bile dönüşebilmesini sağlamaktadır.

Bize 'yer çekimi diye bir söz ezberlettiler , herşeye kafiymiş gibi diğer adı ile (G) Dünyanın gravitasyonu.
Ve yukarıya attığınız herşey aşağıya düşmek mecburiyetindedir.' dendi.
Ama iş bu kadar basit değil maalesef.  Sadece yer çekimi var diyerek çekilemeyiz.
Yerçekim gücü dediğimiz , Dünyanın kütlesinden kaynaklanan kütlesel çekim kuvveti de değil üstelik. Her madde kendi bulunduğu fiziksel hal(katı-sıvı-gaz-plasma) dan  veya bulunduğu manyetik alanlardan kaynaklı bir çekim kuvvetinin de etkisindedir.
Çekim gücü öncelikle konu olan  cismin özgül ağırlığına bağlıdır , örneğin Dünyamızda bir cisim havadan ağır ise düşer , değil ise havada süzülür .  Örneğin futbol topu , havaya atın ve yere düştüğünü görürsünüz. Aynı nesne kendisinden daha yoğun bir ortam bulduğunda ise batmaz , örneğin kumsalda aynı top kumların üzerinde duracaktır.
Ama bu kadar da basit değil , birçok başka etkiler de var , hep beraber inceleyelim.

Bir nesneyi dünyanın manyetik alanının dışına ( uzay) kadar ulaştırabilirseniz artık dünyaya düşmek diye bir olgu söz konusu olmaz. Burada bahsettiğimiz üstümüzdeki gök kubbemizin 2. ve 3. katmanlarıdır.

Peki ne demek istiyoruz?


Yerçekim kuvveti yok değil ama bize anlatılan gibi kütle çekimi de değil bu iş.
Yer çekimi denilen kuvvet birçok bileşenin oluşturduğu bir kuvvettir , manyetik alanlar ve atom altı parçacıkların buna uyumu ile ilgili bir sistemdir.
Ayrıca maddeyi oluşturan molekülleri ve molekülleri oluşturan atomları ve  atom altı parçacıkları da incelememiz gerekecek.

Bu cisimlerin düşmesine sebep olan kuvveti  negatif etkiyle yok edebilirsiniz. Uzayda yani üzerimizdeki kubbenin üst katmanlarında zaten tatbik edilen bir olgu; ama bizim dünya insanları henüz bunu bilmiyor. Herkes bilmiyor , belli bir zümre haricinde . Binlerce yıl önce insanlar bunu kullanıyorlardı.Aslında zor bir şey değil. Yani yeryüzünün çekim kuvvetini karşı güçle yok etmek.

Öncelikle daha iyi anlayamabilmemiz için atom altı parçacıklardan biraz bahsedelim :

Atom altı parçacıklar, atomdan daha küçük temel ya da bileşen parçacıktır.

Parçacık fiziği ve nükleer fiziğin beraber ilgilendiği bu parçacıklar ile ilgili çalışmalar , onların etkileşimleri ve atomik olmayan madde üzerinedir.

Görmüş olduğumuz cisimleri ve bu cisimler arası etkileşimi sağlayan parçacıkları kısaca bütün evreni fermion ve bozon adını verdiğimiz atom altı parçacık grupları oluşmaktadır. 

Fermionlar nedir? Fermionlar, lepton ve kuarklardan oluşmaktadır. Lepton ve kuarklar şuanki bilgilerimize göre temel parçacıklar olarak kabul edilmekte.


Atom altı parçacıklar atomik bileşenler elektronlar , protonlar ve nötronları da kapsar. Protonlar ve nötronlar kuarklardan oluşan bileşik parçacıklardır. Bir proton iki yukarı kuark ve bir aşağı kuarktan oluşur , aynı zamanda bir nötron bir yukarı kuark ve iki aşağı kuarktan oluşur. Farklı kuark türleri vardır.

Kauntum mekaniğinin gelişmesiyle atomdaki serbest elektronların dizilişi kimya terimleri ile anlaşılabildi.Proton hidrojen atomunun çekirdeği olarak bilindi . Nötronlar 1932 yılında James Chadwick tarafından keşfedildi. Nükleon kelimesi proton ve nötronun her ikisini ifade etti.

Elektronlar negatif(-) yüklüdür. Kütleleri 1/1836 hidrojen atomudur. Protonlar ise pozitif(+) elektriksel yüklüdür. Protonların sayısı elementin atom numarasıdır. Nötronların kütlesi neredeyse protonunkiyle eşittir. Kütle numarası çekirdekteki nükleonların toplam sayısıdır.


Kuantum mekaniği tarafından tanımlanan madde moleküllerden meydana gelmiştir , moleküller ise atomlardan oluşmuşlardır. Tipik bir atom çekirdeğinde elektriksel yükü pozitif olan protonlar ve elektriksel yükü nötr olan nötronlar bulunur. Çekirdeğin yörüngesinde ise elektriksel yükü negatif olan elektronlar bulunmaktadır. 1913 yılında Ernest Rutferhold tarafından bulunan bu modellemede tüm maddelerin bu 3 parçadan oluştuğu sanılmaktaydı. Ama bunlar aslında temel parçacıklardı.

1923 yılında Paul Dirac tüm parçacıkların karşıtlarının olması gerektiğini düşündü ve bunlara karşıt parçacıklar (Anti parçacıklar) denildi. 1932 yılında ilk Carl Anderson tarafından keşfedildi. Bu karşıt parçacık , elektronun elektiksel olarak poiztif yüklü pozitronuydu. Karşıt elektron olarak da bilinir. Pozitron ve elekton bir araya geldiğinde birbirini yok ederek Einstain’in de bahsettiği gibi farklı bir biçimde enerji salarlar.

Proton ve nötronun her ikisinin de karşıt parçacıkları vardır. Onlar da kendi karşıtlarıyla karşılaştığında birbirlerini yok ederler. Sıradan madde böyle parçacıklardan oluşur. Evren de sıradan madde’den oluşmuştur.

Madde karşıt paracıklardan oluşursa o madde karşıt madde olarak bilinir.Karşıt madde labaratuarlarda oluşturulabilir ki CERN de oluşturuldu , Athena ismini verdikleri deneyde karşıt hidrojen üretildi. Ancak sıradan madde ile çok kısa sürede iletişim kurmasıyla birlikte sıradan madde ile birlikte hemen yok olurlar .

Bu cisimlerin düşmesine sebep olan kuvveti  negatif etkiyle yok edebilirsiniz demiştik , peki yok ettiğiniz zaman ne oluyor?

Yok ettiğiniz zaman o nesnenin ağırlığı sıfır oluyor ya da sıfıra istediğiniz kadar yaklaştırıyorsunuz. Sıfırdan öteye de geçirebiliyorsunuz. Yani negatif ağırlığa ulaşabiliyorsunuz. Eski Mısırlılar da bunu biliyorlardı ve hatta uyguluyorlardı , Nikola Tesla da çok iyi biliyordu ve hatta günümüzde hala yaşayan bilim insanlarından da bilenler var. Daha da ötesi CERN sadece bunun için bir labaratuvardır.

Maddenin yapıtaşlarının eşliği , çevresel bir kuvvet ile ( manyetik alan ) etkilenmeye tesir edilmeye bağlandığında , maddenin maruz kaldığı kuvvetten sebep yerçekimi adı verilen etkilerden arınarak askıda kaldığını görebilirsiniz.

Tutan Khamon'un mezarını açanların ard arda ölmesi birtakım bilim insanlarını inceleme yapmaya götürdü. Ne çıktı biliyor musunuz : radyasyon.  Bilim insanları radyasyondan öldüler.

Yani bundan 5 bin sene evvel eski Mısırlılar atomu biliyorlardı. Onlardan da daha binlerce sene evvel dünya atom harplerine şahit oldu dense pek de şaşırmam. Yirmi bin sene evvel havada uçan uçaklardan bahsediliyor.  Hatta bazı insanlar cahilliklerinden onları Tanrı zannediyorlarmış o zaman. Hollandalı Erich von Däniken'in yaptığı araştırmaları şöyle bir okursanız eğer göreceksiniz ki; Popouluh denilen o efsaneleri yazan ressamlar havada uçan tanrıların arabalarından bahsediyor.

Sevgili ziyaretçiler birçok mağarada antik dönemden kalan ve uçan daireleri tasvir eden çizimler mevcut ve bu antik Mısır'da piramitler içerisinde de gayet doğal bir şekilde resmedilmiştir.




İspanya'da bulunan Salamanca şehri, iki katedralin ev sahipliğini yapmaktadır. 12. yüzyılın ortalarında inşa edilen "Catedral Vieja" olarak bilinen "Eski Katedral" Avrupa'nın en eski katedralidir. Asıl ilginç olan 300 yıllık Salamanca isimli katedralin kuzey girişi cephesinde bulunan ve açıkça modern bir astronotu hatırlatan oyma sınırları zorlayacak bir kanıt niteliğindedir. Katedralin yapımı 1513 yılında başlayıp, 1733 yılında tamamlanmıştır. Bu görüntüye baktığımızda, gözün gördüklerini, aklın sorgulamamasının imkanı yoktur.

Rüzgâr nasıl kullanılmış olabilir yelkenle mi? O kayaları kaldırabilmek için hangi büyüklükte bir yelkene ihtiyacınız var biliyor musunuz? Rüzgâr vasıtasıyla o kayaları yerinden kaldırabilmek öyle kolay bir olay değil o mümkün görünmüyor.

Onlar masal; ama uzaylılardan veya bana kalırsa cinlerden  bir şeyler öğrenmek deyince bunu doğru kabul edebiliriz veya eski Mısır'ın teknolojisini göz önüne getirirseniz oraya ulaştırılması imkânsız görülen o devasa muntazam şekilde kesilmiş kayaların oraya rahat rahat kaldırabileceğini mümkündür.

Yapılan iş basit maddenin içindeki yer çekimi kuvvetine karşı kuvveti oluşturmak Yani maddenin ağırlığını pozitif ağırlığını sıfıra yaklaştırmak.

Elektronların ağırlığı karşıt elektronların ağırlığının iki katıdır.
Karşıt elektronların ağırlığı ise hem elektron ağırlığının yarısı kadardır hem de negatiftir.
Şimdi karşıt elektronların ağırlığını arttırdığını düşünün. Eşit oldukları zaman ağırlık sıfır olmuştur. (-) elektronların ağırlıkları toplamıyla (+) elektronların ağırlıkları toplamı birbirini götürmüştür. Kütle sıfır olmuştur.

Şimdi karşıt elektronların ağrılığını daha öteye götürdüğünüzü düşünelim. Pozitif ağırlığı aştınız o zaman negatif ağırlık fazla olduğu için maddenin kütle ağırlığı adım adım azalır. Karşıt elektronların ağırlığını arttırıcı metodu kullandığınızda maddenin ağırlığı azalır azalır azalır ve o koca kayalar parmağınızın ucuyla oynatabileceğiniz bir hüviyet alır.
İşte bu LEVITASYON dur.
Bize öğretmedikleri bilimin diğer tarafıdır.

Levitasyonun farklı çeşitleri vardır , bu konuda diğer makalemizi incelemenizi tavsiye ederim.

Günümüzde CERN de madde ve anti-madde üzerine çalışmalar labataruvar ortamında kontrollü deneyler değil de nedir ? Onbinlerce yıldır bilenen bilgilerin , kontrollü şartlar altında çalıştırılıp çalıştırılamayacağının denenmesi değil de nedir ?

Bir baska kaynagida incelersek...

Mısır Piramitleri İlkel Zamanda Nasıl Yapıldı
İşte insanlığın bilmesi gereken , sorgulamadan hemen kabul etmesi emredilen o basit cevap...

Keops'un Mimarı

Mısır piramitleri dünyanın yedi harikasından sayılır. Gerçekten de bu firavun mezarları üstün yetenekli mimarların yönetimi altında binlerce insanın çalışmasıyla gerçekleştirilmiş büyük bir başarıyı simgeler...

Bir farklı tezi de sizinle paylaşmak isterim :
' 5000 yıl önce firavun Keops aynı zamanda iyi bir mimar olan baş veziri (bugünkü başbakan) ve yeğeni Hemiunu'yu Kahire yakınlarında ki büyük Gize piramidinin yapımıyla görevlendirdi.Bu iş otuz yıldan daha uzun bir sürede tamamlanacak ve 2 500 000 m3 taş harcanacaktı.Mimar planları ve hesapları yaptı ama işi bununla bitmedi: Sık sık şantiyeye uğruyor işcilerin yaşantısını ve yemeklerini paylaşıyor. Bütün işciler onun gözünden hiç bir şeyin kaçmadığını biliyorlar ve sert çalışma disiplinine seve seve boyun eğiyorlar.Hemiunu çalışmalar bitinceye kadar 10.000 fazla işçiyi şantiyede barındırmak zorundaydı; bu yüzden piramidini Nil kıyıları yakınında fakat çölün ortasında bir yere dikmeyi tercih etti.Yalnız nehrin taşma mevsiminde yanı yılda topu topu yüz gün çalışılacak.Böylece suların yükselmesinden yararlanarak Nil'in öbür kıyısındaki Tura ocaklarından gelen iyi cins kalker bloklarını daha kolay taşıyabilecekler.Bu bloklardan bazıları yirmi tondan ağır çekiyor. Hemiunu işin en güç yanı olan bu taşıma sorununu doğrusu iyi çözümledi. Koca taş kütleleri devamlı sulanarak kaygan halde tutulan hafif eğimli bayırların tepesine yerleştiriliyor.Buradan kaydırılarak sallara yüklenen taşlar ırmağın karşı yakasına taşınıyor.Oradan da yüzlerce kişinin çektiği kızaklarla şantiyeye götürülüyor.
Irmak yatağına çekildiği zaman da bu taşları perdahlayıp düzeltmek gerekiyor; yapım yerinde bulunan bir kayanın içine oydukları bir mezar odalarını örtmek için bu taş levhaları kaplama olarak kullanacaklar..'

Bu son bahsettiğim tez  sanki zorla giydirilmiş bir kazak gibi geliyor bana ve 'böyle olması ve insanlığın bu şekilde bilmesi en doğrusu' dercesine zorlanarak yazılmış bir tez olarak kayıtlara geçecek kanımca. Kum üzerinde 20 ton 50 ton ağırlığındaki taş blokları çekmeyi hangi ip ile yapıldığını , hangi insan gücü ile üst üste konduğu ve mükemmel bir proje haline getirildiğini anlamak için görünenin ötesinde olup biteni araştırarak anlamaya ihtiyacımız vardır.


Keops Piramidinin 12 ton ağırlığında iki buçuk milyon kat bloktan oluşmuştur. Günde on blok yerleştirilmesi halinde yapımının 664 yıl sürer.. Ve bu taşların temin edilebileceği en yakın mesafe yüzlerce km. uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği bilinmemektedir.
Böyle bir inşanın yapılabilmesi için bu noktanın uzaydan yani kubbenin üst irtifalarından gözlenmesi ve oradan elde edilebilecek bilgiler doğrultuda gerçekleşebilmesi mümkündür. Peki o zaman bu zamanın insanları bunu nasıl yapabilmişlerdi?

Piramitlerin içerisinde niçin radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır?

Kirletilmiş suyu, bir kaç gün Piramit’in içine bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
Piramit'in içerisine bırakılan bir kase süt, bir kaç gün süreyle Piramidin içinde hiç bozulmadan taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir?

Bitkiler Piramit'in içinde daha hızlı büyürler. Güneş görmeyen ve yeterli suyu almayan çiçekler nasıl olur da Piramitler gibi karanlık ve havasız bir ortamda bu kadar çabuk gelişebilir?
Kesik, yanık, sıyrık gibi canlıların vücudunda meydana gelen yaralar Büyük Piramit'in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir. Bu duruma sebep ne olabilir?

Piramitlerin bazı gizli odaların olduğu belirlenmiştir. Bugün bile bu odacıkların içinde ne olduğu hakkında hiçbir kimsenin bir bilgisi yoktur. Bu odaları araştırmak isteyen bazı bilim adamları Piramidin bu kısımlarında kaybolmuştur. Mısırlı güvenlik güçlerince bilim adamlarının bazılarının bu odaları incelemeye çalışmaları engellenmiştir. Hatta burada görev yapan güvenlik güçleri bilim adamlarını sert bir biçimde ikaz ederek bu çalışmalarını kesmelerini istemiştir. Acaba bu odalarda nasıl önemli bir sır saklanmaya çalışılmaktadır?

Piramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda  sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler) bu  durum nasıl olabilmektedir?  Zaten bu durum bile güneşin düz dünyada kendi yörüngesinde döndüğünü ispat eder. Ne Güneşin Samanyolu'nda bir eliptik yörüngesi var ne de Dünyanın Güneş etrafında bir eliptik yörüngesi var  ne de uzayda deli gibi kaçan bir kürenin üzerinde olmadığımızı anlatır. Ki keza Mısırlılar veya Atlantis uygarlığı da biliyordu dünyanın düz olduğunu , diğer insanlara secde ettirmenin ve kendi batıni doktrinlerini empoze etmenin daha doğrusu 'siz uzayda bir hiçsiniz pis ademoğlu yaşasın evrim ' demenin bir yolu idi bu.

Mumyalarda nasıl olup da radyoaktif madde bulunmaktadır?  Mumyaları ilk kez bulan 12 bilim adamı uğradıkları aşırı radyasyon sonrasında oluşan kanserden ölmüştür.
Piramitlerde kullanılan taş blokları yerden birkaç metre bile kaldırabilecek bir vinç bu gün bile o kum saha üzerinde mümkün değildir.

Mısırlılar kendilerini dünyanın en eski insanlarının torunları olarak bilirlerdi.
Gizli bilimlerdeki öğretilere bakılırsa, on binlerce yıl önce Lemuryalılar, batan kıtalarıyla birlikte sulara gömülmemek için Hindistan’dan geçerek Mısır’a gelip, Nil bölgesine yerleşmişlerdi.
İlk hanedânların, Güneş ve Ay’a ait ırklardan çıktığı söylenir. Kimdir bu Güneş ve Ay ırkından gelen hanedanlar?

Eski Mısır Kronolojisi, 8. yüzyılda yaşamış olan Simplicius’un yazdıklarına göre Mısırlılar, son 630.000 yıldan beri astronomik gözlemler yapıyorlardı. Mısır’da 48.863 yıl öncesinin astronomik hesapları yapıldığına dair kanıtlar bulunmuştur. Acaba bu bilgileri nasıl elde etmişlerdi?

MS 400’de yaşamış olan Mısırlı rahip Panadorus’un ifade ettiğine göre “Görüp Gözetenler” ya da “Melekler” dünyaya inmiş ve insanlara astronomiyi öğretmişlerdir. Rahip Panadorus’un ifade ettiği bu gözetenler ve melekler kimlerdir? Ve nereden dünyaya inmişlerdir?

Eski Mısır kaynaklarından biri incelendiğinde Sanchoniathon’un yazdıkları arasında, “ Tot, Zeus’a karşı savaşan Cronos için savaş amaçlı büyük bir uzay gemisi inşâ etmiştir ” yazmaktadır.

Denderah Tapınağı’nın tavanına kazınmış yazıtlar incelendiğinde görülmektedir ki Eski Mısır’ın tarihi Atlantis’le aynı zamana denk gelmektedir.

Herodot, Teb Mabedi’nde 343 adet, ağaçtan yapılmış dev heykel görmüştü. Bunların hepside saltanatları babadan oğula geçen yüksek rahiplere aitti. Fakat, bunlardan önce insanların yöneticisi olmuş ve gökten insanların arasına inmiş bulunan “tanrılar”a ait heykelciklerde bulunmaktaydı. Hanedanlık kayıtlarında yer almayan bu garip tanrılar kimler olabilir?

Tanrıların iniş bölgelerinden belki de 1 numaralısı Abyssinia, idi ki zamanında burada çok büyük oranlarda madencilik çalışmaları yapılıyormuş. Buralardan bakır, altın, gümüş gibi çok değerli madenlerin çıkarıldığı açıkça tespit edilmiştir. Kalde kayıtlarına göre, MÖ 16.000’lerde Tolantu -Atlantis Konfederasyonu, Ortadoğu ve Afrika’da en parlak devrini yaşıyordu ve bu konfederasyonun yönetimi, “Venüs’ten gelmiş Bilge Öğretmenlerin elinde bulunuyordu. Bunların ataları da Babil’e kadar inerek, simgesi “güneş ateşi” olan Sümer uygarlığının ortaya çıkmasına zemin hazırlamış büyük bir topluluktu. Sümerliler, “Göksel varlıkların” yardımıyla “Psiko-Elektriksel” bir bilim geliştirmişlerdi.

Sir Norman Lockyer, astronomik araştırmaları sonunda 4000 yıl önce Britanya’da ki uzay bilimleriyle uğraşanların, Mısırlıların gökbilim çalışmalarına çok benzer tarzda sonuçlar elde ettikleri görülmüştür. Bu da gösteriyor ki, Eski Mısırlılarla Britanyalılar, irtibat halindeydiler.

MS 2. yüzyıl da Claudius Aelianus, eski çağların Yunan tarihçisi (Chioslu), Theopompus’tan naklen verdiği bilgilere göre, Frigya Kralı Midas, Avrupa ve Libya’nın 10.000.000 Atlantlı tarafından istila edilmiş olduğunu biliyordu. Ayrıca, okült kaynaklar, bu istilanın, “Nükleer ve Elektrikli Silahlar” kullanılarak yapılmış olduğunu açıkça belirtmektedir. Hint metinlerinde de, bu ve benzeri anlatımlar bazı eski savaşlarda aktarılmaktadır.

Ra’nın ya da Horus’un gözü olarak bilinen “ ilâhi göz ” Mısır kayıtlarında daha çok “ Gökteki Savaşlar ” la ilgili bölümlerde geçmektedir. Ra’nın emri altında bulunan tanrıça Hothar, “ Horus’un Gözü ” biçiminde görünmüş ve dünya insanına karşı savaş açmıştır. O kadar çok sayıda dünya insanını öldürmüştür ki, Ra bundan endişelenerek, dünya tarlaları üzerine 7000 kâse içki serpmiş, kendi aksini bu içki birikintileri üzerinden seyreden Hothar, bir ara sakinleşerek, kendi güzelliğini izlemiştir. Susuzluğunu gidermek üzere bu içkiden içtiği zaman sarhoş olmuş ve tahribattan vazgeçmiştir.

Burada bir ritüelden bahsediliyor , insan kanı ile sakinleşen bir grup (şeytan veya cin her ne iseler ) insanoğluna savaş açarken , Firavunlar bunu sakinleştirmek için mecburen toprağa kan akıtmak sureti ile bu ritüeli tamamlamak zorunda kalıyorlar. Peki nasıl ? Ekonomik faktörler ve tetiklediği savaşlar vasıtasıyla. Şimdi sistemin nasıl döndüğünü daha iyi anlayabiliyor musunuz.

Eski Mısırlılar, kendi semâlarını ihlâl eden uçan gemileri “Gökte Seyreden Güneş’in Kayıkları” olarak isimlendirirlerdi. Bu gemiler nasıl birer araçtı. Ve hangi teknolojiyle Mısır semalarında gezinebiliyorlardı?

Yine eski kaynaklardan birinde belirtildiğine göre Büyük Piramit’in yapımı sırasında bu “Güneşe ait kayıklar”dan biri, yapının içinde bir yere gömülmüştür. Horus’un Gözü, Set ve Horus arasında ki, çatışmanın ayrıntıları ve bu yapı içine gömülmüş olan Güneş kayıklarından birinden “Mısır’ın Ölüler Kitabı” isimli büyük eserde çokça söz edilmektedir.

Firavun 3. Tutmosis (M.Ö) 1504 – 1450 dönemine ait bir el yazması şöyle demektedir.

22 yılında kışın üçüncü ayında günün altıncı saatinde hayat evinin yazıcıları gök yüzünde bir ateş çemberi gördüler.başı yoktu ağzından tiksindirici bir koku çıkıyordu. Gövdesi bir değnek kadar uzun bir değnek kadar genişti. Sesi çıkmıyordu. Bu manzara karşısında yazıcıların kalbi sarsıldı. Yüz üstü yere uzandılar. Firavunun huzuruna çıkıp olayı anlattılar.Firavun olay hakkında düşündü günler geçti o nesneler gök yüzünde çoğaldı. Güneşten fazla parlıyor gök yüzünün dört ucuna kadar uzanıyordu. Ateş çemberlerinin durumu güçlüydü. Firavunun ordusu onlara bakıyordu. Ve Firavun ortadaydı. Gece vaktiydi ve ateş çemberleri güneye doğru daha da yükseldiler.

Bu eski kaynaklarda belirtilen bazı benzetmeler, kimleri, neyi ve tanınanın dışındaki hangi tanrıları belirtmektedirler? Tek tanrımız dışındaki bu üstün varlıklar kimlerdir? Yazıtlarda bulunan uzaylılara ait lâkaplar (Işığın Ruhları – Karanlığın Oğulları – Göğün Orduları – Gizli Tanrılar – Kanatlı Diskler – Ben Horus: Dün ve yarınım. Zaman ve uzay içinde gider, gelirim – Uçan Tahtlar – Yarı Tanrılar).

Mısır’ın Ölüler Kitabının bir bölümünde geçen Horus’tan, “Gizli Gözde Oturan” olarak söz edilmektedir.

İtalyan araştırmacısı Salos Boncompagni, Ortadoğu kökenli pek çok şeyi inceledikten sonra şu sonuca varmıştı: “Kendisini gözde saklayan bu varlık, Mısır’da Hothar, Horus, Yunan’da Hermes, Trismegistus, Yahudilerde Enoch’dur. Babil de, Oannes’tir. Bu göz, bazen kozmik yumurta, gizli şahin (atmaca) Yahudilerde Uçan Taht, Hint klasiklerinde tanrıların göksel arabalarıdır.”


Mısır inancında, 2 tanrı inancı vardır. Bir her şeyi yaratan tanrı ve onun altında diğer tanrılar, onun yarattığı varlıklardır ve bunlar yersel ve göksel tanrılardır. Bu ise Adem'in ve çocuklarının inanışı değildir.

Çoğu başka gezegenden gelmişlerdir ve bu dünyada bizim sûretimizde tezâhür eden dünya dışı öğretmenlerdir.

Bir de kuş başlı tanrı olarak çizilen Tot’un uzay uçuşları da unutulmamalıdır. Tot, kara ,deniz, hava tanrısı olarak bilinirdi. Ayrıca tüm bilim-sanat dallarının mucidi, öteki tanrıların yazıcısı, büyücülerin kralı, matematik ve yazı üstadı, müzik ve tüm gizli bilimlerin kurucusudur. Kimdir bu tanrı Tot nerden gelmiştir ve nasıl bu kadar çok üstün özelliği üzerinde taşımaktadır?

Bir başka yazıtta ise Tot’un Horus’un hizmetçisi, Ay’ın efendisi olduğu söylenir. Aynı zamanda Tot, Büyük Piramidin yapımına yardımcı olan bir Atlantlı yani (Atlantisli) dir.

Her ne kadar, bizlere piramitlerin mezar amaçlı yapıldıklarını söyleseler de, bilim dünyası, bunun kesinlikle böyle olmadığını önemle belirtmektedir. Çünkü, yapılan araştırmalarda yapıların inşa edildiği noktaların, dünyanın güç merkezleri olduğunu açıkça görülmüştür. Bu yapılar ise güç üretici görevi görmek için yapılmış eserlerdir.

Ünlü bir yazar aynı zaman da çok önemli bir araştırmacı olan C. H. Williamson (Other Tongues Other Flesh) “Başka Dinler, Başka Bedenler” isimli eserinde, belirttiğine göre dünya dışı kökenli insanlar, yapıyı meydana getiren çok iri taşları,Antigravitasyon yada Sonik yöntemlerle ilgili bilgileri uygulayarak yerleştirmişlerdir. C. H. Williamson’ın iddiaların birine göre de belki de bu insanlar, kendi uzay araçlarını da hareket ettirmede, bu güçlerini kullanıyorlardı.


Büyük Piramidin inşası ile ilgili olarak başka bir görüşte, ruhsal güçlerin kullanılması ile ilgilidir. Tarih bu tür örneklerle doludur. Kuracağı mâbedin, taşlarını hareket ettiren, aynı yöntemle fırtına çıkaran din adamları, vs. Belki de, Büyük Piramit de bu tür bir yöntem kullanılarak inşa edilmiş olabilir. Yani o kadar işçi ve köle, Ruhsal Enerji Bataryası olarak kullanılmış olabilirler. Bunlara benzer örnek, Stonehenge ve Tiahuanaco’dur.


Amerikan ve İngiliz bilim adamlarından oluşan bir bilim heyeti Büyük Piramidin içinde ses kayıtları almak için yapının her yerine cihazlar yerleştirirler. Ses kayıtlarını incelediklerinde içinde anlaşılmayan bir dilde bazı karşılıklı konuşmalara  da rastladılar. Bu konuşmalar nasıl burada hala yankılanmaktadır. Yapılan araştırmalarda diller topluluğunda böyle bir dile rastlanmamıştır. Acaba bu dil Mısırlı göksel Tanrılara mı aitti?

Büyük Piramide giren bir grup bilim adamı, bir araştırma için yüksek ışıkla, Piramidin içini aydınlattıklarını belirttiler. Birbirinden harika çizimlerin bulunduğu bir odada incelemelerini sürdürüyorlardı. Bulundukları oda oldukça havasız ve karanlıktı. Ellerindeki yüksek ışık gücüne sahip lambalarla tavana baktıklarında tavana çizilmiş hiyerogliflerin üzerinde hiçbir is lekesine rastlanmamıştır ki, en küçük kanallarda bile bu tür dünya harikası çizimler mevcuttur. Acaba burada ne gibi bir aydınlatma sistemi kullanılmıştır? Tavanlar da is yada benzeri bir ize rastlanmamış olması buranın mumlarla yada meşale benzeri yanan aydınlatıcı araçlarla aydınlatılmadığını açıkça göstermektedir.

Konuyla ilgili ilginç bazı hususlara Rozkruva ve Farmason tradisyonlarında da rastlıyoruz. 1614’te Almanca olarak yayınlanan Rozkruva Tebliğinde, söz konusu edilen Christian Rosenkruz’un mezarıyla ilgili olarak şunları söylüyor. “Mezarın bir depo odasına açılan bir kapısı vardı. Asıl yer altı kemeri, yapay bir güneşle aydınlatılıyordu.” Bu aydınlatma şekli çok acayip olarak Mısır metinlerinde geçen aydınlatma sistemiyle tıpatıp birbirine benziyordu. Yoksa, Mısırlılar bizlerden çok önceleri ampul mü kullanıyorlardı?


 Hint yazıtlarına göre, Mısır’ın bundan yüzyıllar önce binlerce güneş kadar parlak olan bir bombaya sahip olduğunu açıkça yazmaktadır. Yazıtın devamında bu bombanın günümüz atom bombasının yaptığı tahribatlara çok benzeyen yıkımlardan ve tahribatlar meydana getirdiğinden de bahsedilmektedir. Hatta Büyük Piramit’in tabanına yakın bölgelerde yapılan araştırmalarda yerde kristalleşmeye başlamış, üzerinde aşırı doz da radyasyon barındıran kaya kitlelerine rastlanmıştır. Tüm bu veriler ışığında yoksa eski uygarlıklar, atom bombasını mı kullanıyorlardı demekten kendimizi alamıyoruz. Sizce de bu durum oldukça şaşırtıcı değil mi?

İngiliz arkeolog sir Filinders Potrie (1853-1942) ve Amerikan arkeolog Dr. John O. Kinnaman’ın çalışmaları sonucu ortaya çıktığı söylenen Khufu Piramidinin içinde bir depoyla ilgili bir keşif daha vardır. 1940 yılında “Diggers for Facts”(Gerçekler için Kazanlar) adlı kitabında bunu oldukça detaylı bir biçimde anlatmıştır. 1961’de ölümünden kısa bir süre önce Dr. Kinnaman, Willi Semple isimli bir öğretmene çok önemli gizli bir sır vermiştir. Verdiği bu sır içinde Büyük Piramitte 1942’de yaptıkları kazı sırasında Kinnaman ve Potrie, gizli bir mahzen buldukları. Piramidin güney kenarından girdikleri ve epeyce derinlere gittikten sonra, gizli galeriye ulaşabildikleri, ve hatta burada asla inanamayacağımız şeyler bulunduğunu söylemiştir. Bu gizli galeriler içerisinde Antigravitasyon makinesi (yer çekimini ortadan kaldıran makine) kristal plazmalar ve ilginç teknik aletler bulduğunu da önemle belirtmiştir.

Muterdî ve bazı Arap yazarların, ifade ettiklerine göre, Khufu Piramidinin kâşifleri içeri girdikleri zaman kendi kendine açılıp kapanan kapılarla karşılaşmışlardır. Karanlık koridorlarda, zaman zaman ışık flaşlarıyla gözleri de kamaşmıştır.

Mısır halkının dilinde dolaşan bir söylentiye göre Piramitlere çok eski zamanlarda rahipler ve tanrılar muhtemel soygunlara karşı belirli yerlere mekanik heykeller (robotlar) koymuşlar. Hatta söylentinin bazı versiyonlarında da her şey olup bittiği zaman, rahipler girişlerde, gardiyanlık göreviyle, bazı bedensiz varlıkları görevlendirirlermiş.

Christian Pitois’in yazdığı “büyünün tarihi” isimli kitabı, 1876’da Fransızca olarak basıldı. Bu kitapta ta Gize Piramidinin yer altı yapısıyla ilgili bilgilere rastlıyoruz. “Gize’de ki Sfenks gizli yer altı bölmelerine açılan kapıları taşıyordu. Bu giriş günümüzde kum ve toprakla kapanmıştır. Bu kapılar, ön ayakları arasında yine de bulunabilir. Girişlerden birisini oluşturan bronz bir kapı, sadece majik yöntemlerle açılabilecek şekilde yapılmıştır. Sfenks’in karın kısmında yer alan galeriler, Büyük Piramidin yer altı galerilerine açılır.” Acaba bu galeride ne gibi gizli kayıtlar ve eşyalar bulunmakta?

Çok eski bir Mısır kaynağında şu sözler yer almaktadır : “ Büyük Tufan’dan 300 yıl önce Mısır yöneticilerinden Surit, rüyasında, dünyanın alt üst olduğunu, yıldızların gökyüzünden yere döküldüklerini görmüştü. 130 rahibini yanına çağırarak, bu korkunç olayın ne anlama geldiğini sordu. Aynı zamanda, zamanın astronomu olan baş rahip, bunun dünya çapında büyük bir felaket anlamına geldiğini söyledi. Ve buna önlem olarak da zaman atlama taşlarının kullanılması gerektiğini Mısır yöneticisi Surit’e önerdi. Surit’te buna karşılık bu taşların kullanılacağını ve daha sonra onları korumak için 3 büyük anıtın inşa edilmesini emretti ” denmektedir.

Mısır’ın gizli yer altı kemerleri hakkında, bilgilere Suriye ve Lübnan Dürzîlerinde de rastlanır. Onların inisiyatik öğretilerinde, insanlığın, göklerden gelmiş Tanrı oğulları tarafından yaratılmış olduğuna dair bilgiler vardır. Dürzîlerin kodlanmış kitapları vardır ki, bunları sadece beş büyük rahipleri anlayabilir. Bunlardan ikisiyle tanışma imkanı bulan bazı araştırmacılar, onların mükemmel Fransızca, İngilizce ve de Arapça konuşabildiklerini bildiriyorlar. Dürzî rahiplerin kendi aralarında kullandıkları, Farmasonlarınkine benzeyen işaret sözcükleri vardır. Gize’de saklı hazinelerle ilgili olarak sorulan bir soruya, içtiği andı yüzünden cevap veremeyeceğini belirtmiştir. K. Joumblad, bununla birlikte araştırmacılara bildiklerini açıklamalarını ve eğer yanlış bir şey çıkarsa, kendisinin bunu engelleyeceğini belirtmiştir. Bu konuşmadan sonra Dürzîler mühürlerini, o eski yer altı dehlizlerinde bıraktıklarını söylemişlerdir. Bu bilgi, Dürzîlerin yer altı geçitlerinde bulunduklarını, açıkça kanıtlıyordu. Ayrıca, Joumblad bu tarih hazinesi depolarının bu yüzyılın sonundan önce açılmasının yerinde olacağını sözlerine eklemiştir. Öteki gruplarla birlikte Dürzîlerinde söz konusu zaman atlama taşlarını, bildiklerini de açıkça belirtmekteydi.



Medeniyetlerin ilkelden gelişmeye doğru gittikleri iddiası tarihe uygulanan bir safsatadır. Tarihi belge, bulgu ve deliller ön yargılar terk edilerek incelendiğinde karşımıza ileri teknolojiler kullanan medeniyetler çıkmaktadır. antik mısır, Sümerler, Mayalar ve Babil'den kalan izler elektrik, elektrokimya, eloktro manyetik, astroloji meturoloji, hidrojeoloji, tıp, fizik, kimya gibi bilim dallarının gelişmiş ölçüde kullanıldığına işaret eder. örneğin eski mısırda elektrik verimli şekilde üretilebiliyor ve verimli çapta kullanılıyordu. bağdat pili ve ilk ark lambaları o dönemde kullanılmıştır.
Mısır tarihi iyice incelendiğinde aydınlatmadaki mükemmellik hemen göze çarpar. içerisinde binlerce saat uğraşılarak çizimler yapılan yazılar yazılan piramitlerde ve kral mezarlarında hiçbir is kalıntısına rastlanmamıştır. sebebi ise bu bölgelerin ark lambaları yardımı ile elektrik kullanılarak aydınlatılmış olmasıdır. rölyeflerde gördüğünüz gibi mısırlılar yanan ve elde taşınan bir ışık kaynağı ullanmışlardır. bu lambalar nikola tesla’nın da kullandığı gibi alternatif akım ile çalışmaktaydı.
İskenderiye fenerinde kullanılan devasa ark lambası da antik mısır da kullanılan elektriğin bir başka açık delilidir. 24 saat aydınlık olan iskenderiye fenerine gereken enerji ancak düzeli elektrik kaynağı ile sağlanabilirdi. peki bu elektriği nasıl elde ediyorlardı?
Büyük piramitin dışı bir jiletin bile arasından geçemeyeceği kadar sıkı şekilde beyaz kireç taşıyla kaplanmıştır. beyaz kireç taşı magnezyum içermez ve yüksek derecede yalıtkan özelliğe sahiptir. bu özelliğe dolayısıyla piramitin içerisindeki elektrik kontrolsüz şekilde dışarıya yayılmaz. piramidin içerisinde kullanılan taş bloklar ise elektriği maksimum iletme özelliğine sahip kristal ve az miktarda da metal içeren bir başka tür kireç taşından yapılmıştır.
Piramitin içerisindeki tüneller ise granit ile kaplanmıştır. oldukça iletken bir taş olan granit eser miktarda radyoaktif bir maddedir. ve tünellerin içerisindeki havanın iyonize olmasını sağlar. yalıtkan bir elektrik kablosunu incelediğimizde iletken ve yalıtkan maddelerin piramitlerde olduğu gibi aynı sırayla kullanıldığını görürüz. Piramitin iletken ve yalıtkan yapısı muhteşem bir mühendislik örneğidir. ancak elektriğin üretimi için bir enerji kaynağına ihtiyaç vardır. piramitlerin üzerinde bulunduğu gize vadisi yer altı su kanallarıyla kaplıdır. bu durum bölgenin 2015 yılında çekilen yer altı röntgeniyle de açık şekilde ortaya koyulmuştur.


Piramitler arası su ile dolu olan bir kireç taşı kayacının üzerinde yükselir. yer altı sularını yüzeye taşırken elektriği de yukarılara ileten bu kayaç katmanlarına akifer denir. akiferler den geçen nil nehrinin yüksek devirli suyu elektrik akımı üretir. buna füzyo elektrik ismi verilir. piramitin yer altı odaları bu füzyo elektrik yüklü kayacın içerisine yapılmış granit iletkenlerdir. bu elektrik akımı piramidin granit ile kaplı yer altı odalarından üst bölümlerine doğru iletilir. piramitin zemininde doğal olarak bulunan elektromanyetik alan bu yolla konsantre şekilde piramitin üst katmanlarına doğru iletilir. piramitin en tepesinde yüksek iletkenliği ile bilinen altın bir bölüm bulunur.



Bu bölüm günümüzde yerinde bulunmamaktadır. bu nedenle piramitin tepesi kusursuz geometrik şeklini kaybetmiştir. bu altın bölüm negatif iyonların iyonosfere iletilmesinde etkili bir rol oynar. işte bu şekilde bir elektrik akımı oluşturulmuş olur. peki bir akifer yardımı ile elektromanyetik alanı yer yüzüne iletmek ne işe yarar? mısırda 5000 yıl önce kullanılan bu teknolojiyi iyice inceleyen elektriğin mucidi olarak bilinen nicola tesla 1900 lerin başında kendi inşa ettiği meşhur worden clif kulesinde uygulamıştır. alternatif akım, radyo, radar, lazer gibi önemli teknolojilerin mucidi olan tesla 1901 – 1917 yılları arasında inşasını tamamladığı kuleden ses ve görüntüleri eş zamanlı olarak kıtalar rasına aktarırken dışarıdan hiçbir elektrik kaynağı kullanmamış hatta kablosuz enerji aktarımı teknolojisini uygulamıştır. tesla kuleyi bir akiferin üzerine inşa ederek akiferin negatif iyonlarını kuleye aktarmıştı. piramitlerle tesla’nın kulesi aynı mantık üzerine çalışır ve ikisi de kabloya ihtiyaç duymadan elektriği aktarabilen sistemlerdir.

TESLA büyük bir mucittir ama dersini Antik Mısır'dan çalışmıştır. En azından Edison gibi hiç suya sabuna bulaşmadan başkalarının çalışmalarına konacak kadar alçalmamıştır.
Bildiğimiz birçok buluş Nikola Tesla'nın bilgilerini insanlığa açıklaması ve cihazlar yapması ile mümkün olmuştur.

Antik Mısır da dokumada kullanılan ipliklerin inceliği, günümüzde makine ile dokunan ipek kumaşlar ayarındadır. mısırlıların dokuma tesislerinde de elektrik enerjisi kullanılmıştır. antik mısır’dan kalma bir çok altın eşyanın aslında çok ince altın kaplama olduğu bilinmektedir. ancak bu denli mükemmel kaplamalar yapabilmek için mutlak suretle elektriğe ihtiyaç vardır. büyük piramitin etrafında yapılan elektromanyetik ölçümlerin toplamı dünyanın her han gibi bir yerinde yıldırımlarla dolu bir fırtına da yapılan ölçümle aşşa yukarı aynıdır. piramidin çevresinde yüksek elektromanyetik alan bulunmaktadır. bunu basit bir deneyle de anlamak mümkündür. piramitin tepesinde ıslak bezle sarılmış bir şişeyle durduğunuzda yüksek bir voltaj bobininin üzerinde durmuşsunuz gibi şişeden kıvılcımlar çıkar. bugüne kadar piramitlerin firavun mezarları olduğuna dair pek çok söylenti vardır. ancak büyük piramitin koridorlarında hiçbir süsleme veya yazı bulunmamaktadır. bu yapı bir anıttan daha çok işlevsel bir binayı andırır. arkeologlar piramitin kral odası olarak adlandırdıkları merkez odasında boş bir taş sandık buldular. bu taş sandığın içerisinde bir zamanlar firavunun tabutunun olduğu ancak çalındığı için boş olduğu iddia edildi. ancak taş sandığın boyutlarına ve yerleştirildiği özel nokta dikkate alındığında başka bir gerçek ortaya çıkar. burası piramitin özel iletken yapısında ve geri kalan tüm tasarımında eksik kalan bir maddenin olması gereken bir noktadır. burada bir süper iletken madde olduğu takdir de piramit tüm mısır’a yetecek kadar elektrik üretebilir.

Antik zamanlarda mısır da olduğu bilinen boyutları da tam bu taş sandığa sığacak kadar olan bu madde kutsal ahit sandığıdır. Musa peygamber , Allah tarafından annesinin nehire bıraktığı bir sandıkta bulunurken Firavun tarafından evlat edinilmiş ve ne ilginçtir ki annesi ona süt annelik bakıcılık etmekle görevlendirilmiştir. Aklı ve yetenekleri sebebi ile mısırda yönetici olarak yetiştirilmiştir. Ancak bu düzene yani insanların ezildiği ölene kadar çalışıtırıldığı bu düzene asla katılmamış ve en başta süt kardeşi olan Firavun Ramsese karşı her zaman dik durmuştur. 

Antik mısırda ki yöneticilik aşamalarından bir tanesi de Mısır’ın gizli sırlarının öğretilmesidir. Bir çok kaynakta ahit sandığının dokunanları çarpan bir kapasitör olduğu bildirilmektedir. Musa peygamberin mısır’dan çıkarken ahit sandığını da yanına aldığı düşünülmektedir. Net bir kaynak yoktur ancak firavunun ne pahasına olursa olsun Hz Musa’yı yakalamaya çalışmasının sebeplerinden biriside ahit sandığı olarak düşünülmektedir.
Mısırlı rahipler ve Firavun , kendilerini kutsal ama diğer insanları köle olarak gördükleri için Musa'ya peygamberlik geldiğinde , Mısırlı rahip büyücülerin karşısına çıktığında Allah tarafından gösterilen mucizelerden etkilenen ve gerçek bir güç ile karşılaşan mısırlı gizli ilimler uzmanları , olanlar karşısında şaşkına dönüp , Firavun ne derse desin hemen Musa'nın Rabbine secde etmişlerdir. Sonuç o rahipler için iyi olmamış Firavun tarafından cezalandırılarak öldürülmüş ancak rahipler buna rağmen 'Biz Musa'nın Rabbi olan Allah'a secde edeceğiz' demişlerdir.

Bu Firavun ve neslinin RA güneş tanrısına taptığı biliniyordu , Musa peygamber ise halkını alarak Kızıldenize gitti ve ardından bu medeniyet fişi çekilmiş bir lamba gibi söndü.

Çünkü firavun Mısır’ın sahip olduğu tüm zenginlik ve ihtişamın elektrik enerjisi olmazsa yok olacağının bilincindeydi. tarihi kayıtlara göre Musa peygamberin Mısır’dan kaçışının ardından medeniyet tamamen çökmüş hatta Giza terk edilmiştir. o döneme kadar medeniyetin merkezi olan bu şehir uzun yıllar boş kalmıştır.

Sevgili okuyucular , size Antik Mısır'ı anlamanız hakkında biraz yardımcı olabildiysek , bize ne mutlu. 
Buradaki çok tanrılı putperest inanç aslında Atlantisin dini ve orada inisiye edilen Osiris'in dini olarak sunulmaktadır. Paganizm , Hermetizm ve Budizmde karşımıza çıkan hep bunun yansımalarıdır.
Adem Peygamberden bu güne kadar yüce Allah tarafından gönderilen tüm dinler aslında tekdir ve peygamberleri de  hep bu anlattığımız konu üzerinde durmuşlar ve bu firavunlara karşı halklarını uyarmışlar , korumuşlardır.

Kuran-ı Kerim'de 'İnsanoğlunun apaçık düşmanı olan İblis'i dost edinmeyin'  denirken aslında ' o sizin iyiliğinizi istemez , size vereceği bilgiler ve kontrolsüz ilim sonucu sizler Firavunlaşarak diğer insanlara karşı zulmedersiniz , aynı zamanda onunla yol çıktığınız için size verdiğinden daha çoğunu almak için yapmayacağınız işleri , günahları işletir , kan döktürtür' denmektedir.

Bu bağlamda Antik Mısır'ı anlamak , bu Osiris'in Atlantis dinini anlamaktan geçer .
Sonra bu grubun nasıl bir bilgi birikimleri olduğunu görürsünüz , bunun neden bize yani Ademoğlu'na aktarılmadığına şaşarsınız.
Sadece kısıtlı ve çok cüzi bir kısmının günümüz teknolojisi olarak kullanıldığını , çoğunlukla bunlara erişebilmek için günler aylar hatta yıllarımızı çalışarak feda etmemiz gerektiğini görürsünüz.
Bize sundukları bu teknoloji sayesinde nasıl  kitlesel kontol ve  manipülasyon yaptıklarını , istihbarat ağları ile her bireyden nasıl haberdar olduklarını görürüz.

Sevgili okuyucular , uyanmak , aydınlanmak evet sıkıcı zorlu bir süreç .
Ama bu gerçeklik ile yüzleşmelisiniz.

İşte Düz Dünya Grubu'nun manifestosu tam olarak budur :
Gerçek doğa bilimi ile insanların tanışması , bunu insanlığın iyiliği adına kullanılmasıdır.
Doğruyu eğri , düzü küre gibi gösterme çabalarından da vazgeçilmelidir.
Köle-insan modelinden , eşit insan modeline geçilmelidir.
Bize öğretilen tüm bilgiler tekrar elden geçirilmeli ve üzerinde düşünülmelidir.