Header Ads

Felsefe - Bilim - Tarih serüveniyle Düz Dünya

Sokratesten Newton'a kadar giden bir tarih turunda aslında 'müsbet bilim' olarak adlandırılan kırıntıların dindar majisyenler tarafından yapılan araştırlardan çok destek aldığını göreceksiniz. 


SOKRATES – PLATON – ARİSTO – BÜYÜK İSKENDER


Bu kişilerin ismini herkes duymuştus mutlaka; ancak birbiriyle olan ilişkisini kaç kişi biliyordur diye düşündüm ve bu felsefi zinciri sizlere tanıtmak istedim.

SOKRATES


Sokrates bu zincirin başlangıcı olduğu gibi, batı felsefesi açısından baktığımızda da felsefeyi Sokrates öncesi ve sonrası diye ayırabiliriz. Kendisi hiçbir yapıt bırakmamıştır ve öyle görünüyor ki bu konu onu pek de ilgilendirmemiştir. Onun için temel olan, diyalogları aracılığıyla iyiyi, güzeli ve doğruyu sevdirmektir. MÖ 470 yılında doğmuş ve MÖ 399 yılında mahkeme kararıyla baldıran zehri içerek ölmüştür. Hocası olarak birkaç kişinin ismi geçse de Anaxagoras en bilinenidir. Sokrates bir okul kurmamış. Antik kentlerde Agora denilen halkın yaşam alanının, pazar yerinin olduğu yerde sokakta insanlara hayata dair sorular sorarak felsefe yapmıştır. Sokrates’in en bilinen sözü ‘Kendini Tanı’ dır. Atina’nın en parlak gençleri onun etrafında toplanmış ve ona saygı duymuştur. Bunların arasında en önemlisi olimpiyat madalyası kazanmış bir atlet olan, 7 büyük Grekten biri olan Solon’un soyundan gelen Platon’dur. Sokrates rüyasında bir kuğu görür, bu soylu bir ruha sahip olan Platon’un öğrencisi olarak ona geleceğinin sembolüdür.


PLATON



Asıl adı Aristokles olan Platon M.Ö. 428 yılında doğmuştur. Soylu bir aileden gelmiştir, er ya da geç Atina’nın yöneticisi olmaya aday bir kişidir. Doğuda daha çok Eflatun ismiyle bilinen bu parlak genç kendisine kişisel bir kariyer yapmaktansa insanlığa hizmet etmeyi seçmiş ve filozof olmuştur. İdealar ve arketipler üzerinde özellikle çalışmıştır. Hocası Sokrates’in bilgisinin de ötesine geçmiş, doğuda gizemlerle ilgili eğitim almıştır. İbn- i Arabi kendisinden Yunanlı Üstad diye bahseder. En bilindik ve hala en çok okunan eseri ideal devlet düzeninin anlatıldığı devlet kitabıdır. Akademia isminde bir okul kurmuş ve bütün felsefe okulları gibi, bu okul da tarihteki çok önemli kişileri yetiştirmiştir. Bu kişilerden bugün hala en tanınmış olanı Aristo’dur.

ARİSTO




Aristo saf bir Yunanlı değildir, aynı zamanda Makedonyalı’dır. Khalkeos yarımadasında MÖ 384’te doğar. Babası doktordur ve Makedonya kralı Amyntas 2’nin arkadaşıdır. Aristo 18 yaşındayken Atina’da Eflatun’un okuluna girer ve hocasının ölümüne kadar on dokuz yıl orada kalır. Eflatun öldüğünde Aristo Atina’yı terk eder. Platon ile aralarında hem sıkı bir bağ hem de uyuşmazlıklar vardır. 343 yılında Makedonya Kralı Philip, 13 yaşındaki oğlu ile ilgilenmesi için Aristo’yu davet eder. Bu çocuk daha sonra hareketleri ve fetihleriyle adını tarihe altın harflerle yazdıracak olan Büyük İskender’dir. Aristo’nun İskender üzerinde büyük bir etkisi vardır, 8 yıl boyunca İskender’e dersler vermiştir. Aristo hem Büyük İskender’i hem de İskender’in generalleri olan kişileri eğitir. Aristo Atina’ya geri döner ve Lycee isimli felsefe okulunu kurar. Aristo bilimin babası olarak kabul edilir ve Platon’a göre daha yersel konularla ilgilenmiştir.

BÜYÜK İSKENDER




Büyük İskender, 30’lu yaşlarının başında dünyanın yarısını fethetmiş Makedon İmparatoru’dur. İnsanlar fetihlerini bilir ama kendisinin ve generallerinin dünyayı fethedecek iradeyi ve doğu ile batıyı birleştirme idealinin felsefi temelini bilmezler. Büyük İskender’in hayali Doğu ile Batı’yı birleştirmektir. Büyük İskender tarihin en önemli felsefe okulu olan Akademia’da eğitim almış hocası Aristo’dan özel bir eğitim aldı ve tüm felsefe okullarında yetişmiş kişiler gibi tarihe damgasını vurdu. O Amon’un (Mısırda karanlığa tos atan koç başlı tanrı) oğlu olarak bilindi. Filozof bir komutan, bir cesaret, zekâ ve irade örneği oldu.

İskender MÖ 323 yılınının haziran ayında, aldığı yüksek miktardaki alkol neticesinde 10 günlük bir hastalık sürecine girip, 11-12 haziran gibi Babil‘de hayata veda eder. Mısır’da vali olarak görev yapan generel 1.Ptolemaios bu ölümün üzerinden 18 yıl geçtikten sonra Ptolemaios Hanedanlığı‘nı ( MÖ 305 – MS 330 ) başlatır. Savaşı sevmemesi, bilim ve edebiyata düşkünlüğü ve Mısır kültürüne beslediği sempatisi nedeniyle halk tarafından sevilen bir kral olur kısa zamanda.Eski Mısır kültürünü sanki gerçek bir Mısırlıymışçasına yaşatmak için elinden geleni yapar Ptolemaios ve bu doğrultuda ilk olarak eski Mısır törenlerini uygulamaya başlar, sonrasında ise Firavun ünvanını üzerine alıp öz kız kardeşi ile evlenir.


İskenderiye Şehri‘nin yeniden inşasına girişen Ptolemaios,saray içinde botanik bahçesi, anatomi salonu ve rasathane yanında, kimya, matematik, felsefe, edebiyat ve fizyoloji bölümleri de oluşturur.Tabii bu eğitimlerin sağlıklı bir şekilde verilebilmesi için nitelikli kaynakların belli bir yerde toplatılması şarttır.Bu sebeple sarayda büyük bir kütüphane ve müze de oluşturulur.

İskenderiye Kütüphanesi‘nin sahip olduğu el yazması eserler ilerleyen zamanlarda 900.000 dolaylarına ulaşır.Kütüphaneyi sürekli büyütmek gayesi ile şehre yanında kitapla giriş yapan herkesin ilk önce kütüphaneye uğrayıp, kitabın bir kopyasını çıkarttırması ve orjinalini kütüphanede bırakması şart koşulur.

Bu pahabiçilemez kütüphane 391 yılına kadar Antik Çağ’ın gizem dolu birçok el yazması eserine ev sahipliği yapar.Taa ki Bizans’ın Mısır ValisiTheophilos,İskenderiye‘de yer alan eski Osiris Tapınağı‘nın arsasını kilise inşa edilmesi için Hristiyanlara verene kadar.


Temel çalışması sırasında toprak altından putperest inancına ait bir taş bulunur. Hristiyanların bu taşı alay konusu yapması sonrasında, şehirde çoğunluğu teşkil eden putperestler rahatsız olurlar ve kısa süre içinde başlayan ayaklanmalar iki taraf arasında yaşanan kanlı çarpışmalara neden olur.

İmparator I.Theodosius‘un valiye “İskenderiye‘de neden eski din hala bu kadar canlı ? ” şeklinde bir soru yöneltikten sonra, İskenderiye Kütüphanesi‘nde bulunan eski putperest dine ait kitapları hedef gösteren bir cevap alması korkunç yıkımı kaçınılmaz hale getirir.
Kütüphanedeki tüm kitaplar şehirdeki hamamlara dağıtılarak yakılır ve kısa süreç içerisinde Antik Çağ‘a dair olan tüm bilgi birikimi sıfırlanır.

Paganist Roma’nın Hristiyan Dinini Kabul Edişi 

Aslında Hristiyan, Mesih’e bağlı demektir. Bu kelime Yunanca “Hristos”tan gelmektedir. İbranice Maşiah olup bağlanmış anlamına gelir. İncil’de Hristiyan ve Hristiyanlık gibi terimler yer almaz. Bu terimler ilk defa Hz. İsa’dan yirmi-otuz yıl sonra Antakya- Türkiye de kullanılmıştır.

Hz. İsa’nın doğduğu yıllarda Filistin, Roma’nın hâkimiyeti altında idi. Yahudiler, çeşitli mezheplere bölünmüş, dinî konular çıkar meselesi hâline gelmişti. Kudüs’teki mabet, ticaret yeri hâline getirilmiş, şekilcilik samimiyeti boğmuştu. Tek tanrı inancına sahip olan Yahudiler, putperest Romalılardan kurtulma yollarını arıyorlardı. Bunun için bir kurtarıcı Mesih bekliyorlardı. İşte Hz. İsa böyle bir dönemde gelmişti. Bu amaçla o, kendisinden önceki Yahudi peygamberleri gibi topluma gerekli uyarıları yapmış ve etrafında bir cemaat oluşturmuştur.

Hz. İsa’ya ilk inananlar bir grup Yahudi’ydi. Hz. İsa’nın Yahudilerin mevcut dindarlık anlayışlarını
eleştirmesi, ona inanmayan diğer Yahudileri rahatsız etti. Buna Romalı idarecilerin İsa’nın
kendileri için bir tehdit oluşturacağı endişesi de eklenince Hristiyan inancında yer alan çarmıha germe hadisesi meydana geldi.

Yahudiler ile Hristiyanların bir türlü iyi olamamasının temel sebebi burada yatmaktadır.

M.S dördüncü yüzyılın başlarında, Roma İmparatorluğu tarihindeki en büyük krizlerden biriyle yüzleşti. İmparatorluğu, ikisi batıda ve ikisi doğuda olmak üzere dört parçaya ayrımıştı. Dört tarafta birbiriyle savaş içindeydiler. Bunlardan Konstantin imparatorluğu birleştirmeye çalışacaktı. Bu savaşların sonunda Konstantin galip gelecek ve imparatorluğa yeni bir din miras bırakacaktı; Hristiyanlık.


RÖNESANS ( AYDINLANMA ÇAĞI )


Rönesans
Rönesans kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırt etmek üzere icat edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.

İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.” Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.

İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?

Bazı yalanlar tekrarlana tekrarlana apaçık doğrular katına çıkabiliyor. “Bilimsel devrim” terimi ilk kez 1939’da ortaya atılıyor. Yine de onu bir kitabın kapağında görmek için 15 yılın geçmesi gerekecektir. Hepi topu 50 yıllık bir ömrü bulunan bu terimin dimağımızı böylesine felç etmesi de gösteriyor ki, bir büyücülük olayıyla karşı karşıyayız. Tek farkı, büyünün bilimsel bir kılıkla yapılıyor olması.

California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Steven Shapin, “Bilimsel Devrim” adlı kitabına bu yalanın tarihini yazmakla başlıyor. Shapin’e göre “bilim” ve “bilim adamı” terimleri ancak 19. yüzyılda kullanıma girmiş olup 20. yüzyıl başlarına kadar da yaygınlaşmamıştır. Yani bilimin kamuoyu nezdinde bugünkü değerini kazanması, dün denilecek kadar yeni olaydır. Dolayısıyla hem Avrupa, hem de Osmanlı tarihine, bilimin bugün kazanmış olduğu yeni çerçeveden bakarsak fena halde çuvallarız.

Bugün ‘bilimsel devrim’ denilince akan sular durur. Birisi Kopernik, Galile ve Newton’dan söz etti miydi, ayet duymuşçasına sessizliğe bürünür çehreler. Dudaklar bükülür, anlamlı anlamlı kafalar sallanır, ‘Elin adamı neler yapmış bizimkiler uyurken’ nutuklarına sığınılır. Oysa meselenin iç yüzü hiç de öyle değildir.


Mesela Newton’un yaşadığı devirde Cambridge Üniversitesi’nin hali niceydi, biliyor muyuz? Okuyacak öğrenci bulamayan üniversite, öğrenci çekebilmek için indirim üstüne indirim yapıyor, hocalar okulu cazip hale getirebilmek için bırakın sınıfta bırakmayı, talebeye sınıf atlatıyorlardı, sınıf! Üstelik aynı zamanda bir ilahiyatçı da olan Newton, buluşlarının bilimsel sonuçlarından çok, kafasındaki din kavramı açısından taşıdığı anlamla ilgileniyor, Hıristiyanlığın dünyaya nasıl yeniden hakim olacağını tahmine çalışıyordu. Bunun için ayrı bir kitap bile yazdığını biliyoruz. Üstelik zat-ı devletleri, büyücülükle de iştigal ederdi. Hatta bu yüzden adı, çağdaşları arasında “son büyücü”ye dahi çıkmıştır.

Daha ‘bilimsel devrim’in Müslümanlardan çalınan bilgilerle yapıldığı üzerinde durmadık. Galile’ye ‘süredurum ilkesi’ni ilham veren Nasirüddin Tusi’nin 13. yüzyıldaki buluşundan haberimiz yoksa saf saf Avrupa’daki bilimsel devrim yalanına inanmaya devam ederiz elbette.


Rönesans çağında Kilise'nin etkisi silikleşirken İngiltere ve Fransa'da bazı güçlü kralların ortaya çıkığını görürüz. Bu dönemin ünlü kişilikleri arasında Mikelanj, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Makyavel, Petrark, Rebelais, Dekart ve Kopernik'i sayabiliriz.

1350 ile 1650 yılları arasında yerleştirdiği ve Rönesans olarak bilinen dönemdir. Rönesans "yeniden doğuş" demektir. Neyin yeniden doğuşu? Bilginin . Peki hangi ‘bilginin’ doğuşu sorusu ise bundan sonraki konumuzu oluşturuyor. Bu aynı zamanda Yahudilerin Polonya'ya gittiği dönemdir.

Polonya Yahudilerinin büyüleyici hikâyesine geçmeden önce Yahudi tarihinde sürekli olarak gördüğümüz tarihi şekli aklımızda tutmamız gerekir. Yahudilerin en iyi durumda olduğu yerler, neredeyse her zaman, sonunda en büyük acıları çekecekleri yerlerdir. Sanırsınız ki Yahudiler için iyi olan yerler ve kötü olan başka yerler vardır. Ama işler öyle yürümüyor...

En iyi zamanlar ve en kötü zamanlar aynı yerde gerçekleşme eğilimindedir. Bunu İspanya'da gördük, şimdi Polonya'da, daha sonra da Almanya'da göreceğiz. Yahudi tarihinin, Yahudilerin Mısır'a davet edildiği ve tutsak alındığından beri tekrarlanan şekillerinden biridir bu. Peki, Yahudiler Polonya'ya nasıl geldi?

Polonya çok geç bir dönemde, 11. yüzyılın başında Hıristiyan oldu ve -deyim yerinde ise- Avrupa uluslar topluluğuna katıldı. Bundan sonra Polonya'nın güçlü ve gelişme potansiyeli olan bir ulus-devlet olarak yükselmesi bir-iki yüzyıl aldı.

Ülkenizi ekonomik ve kültürel olarak geliştirmek isterseniz neye ihtiyaç duyarsınız?

Yahudilere ihtiyaç duyarsınız.

Neden Yahudiler öylesine önemliydi? Bir kere okuyup yazabiliyorlardı. Tora'yı okumak ve Tora'ya uymak için okuryazar olmaları gerektiğinden Yahudiler hep çok eğitimli idi. İkincisi, ekonominin nasıl sağlıklı tutulacağını bilen mükemmel bankacılar, muhasebeciler ve yöneticiler idiler.

Dolayısıyla 1264 yılında Polonya Kralı Boleslav, Yahudileri oraya davet eden bir berat çıkardı. Berat, Yahudilere görülmemiş hak ve ayrıcalıklar tanıyan şaşırtıcı bir belgeydi.

Yahudiler hemen Polonya'ya akın etmediyse de bazıları ortamı yoklamak için oraya yerleşti. Ancak diğer ülkeler Yahudileri kovmaya başlayınca -13. yüzyılda önce İngiltere, 15. yüzyılda da İtalya ve Portekiz- Polonya çekici bir yer haline geldi.

(Klaudyos Ptolemaios )BATLAMYUS – KOPERNİK – GELİLEO – NEWTON


Klaudyos Ptolemaios ( Batlamyus )



MS 2.yy da yaşamıştır Klaudyos Ptolemaios Yunanlı gökbilimci, daha çok diğer adı ile BATLAMYUS olarak tanınır.


Yaşamı üzerine bilgi çok azdır. Daha çok eserleriyle tanınır. Yaşamının büyük bölümünü İskenderiye’de geçirdiği ve eserlerini orada yazdığı sanılır.

Astronomi başta olmak üzere, coğrafya, matematik, astroloji, optik ve müzik kuramı üzerinde çalıştı ve 40 civarında eser yazdı. En önemli eseri, dünyanın merkez gösterildiği evren modelini açıkladığı ve daha çok Almagest olarak bilinen Mathematike Syntaksis’dir. (Matematik Bileşim ya da Büyük Bileşim).

Eserin tanıtılmasında yardımcı olan Araplar, kitabı Kitabal-Macisti adıyla çevirdiler. Batı dünyası bu eseri Araplar aracılığıyla öğrendiklerinden Latinceye Almagest biçiminde aktardılar.

Araplar, Batlamyus olarak adlandırdıkları Ptolemaios’un bu ünlü eserini 800’lerde Arapçaya çevirirlerken, Avrupalılar ise 1175’te Arapça çevirisinden Latinceye çevirdiler.

Almagest’ten sonra en önemli eseri, dünya coğrafyasını incelediği ve çeşitli haritalar çizdiği Geographike Hiphegesis’tir (Coğrafya Kılavuzu). Sekiz kitaptan oluşan bu eser keşifler döneminde çok değerli bilgiler verdi. Optika adlı eserinde ise ışık ve renk kavramları üzerindeki görüşlerini belirtir. Özgün adı Apotelesmatika olan, ancak daha çok Tetra-biblos (Dört Kitap) adlı eseri daha çok astrolojik incelemelere yöneliktir.

Harmonika Biblia’da (Armoni Üstüne Kitaplar) Yunan müziğinde kullanılan eserlerin matematiksel kuramını inceler.

Almagest (Megale Syntaksis) İS 2. yüzyılda yazılan ve matematik ve astronomi bilgilerini içeren kitaptır. Ay ve Güneş tutulmalarının olacağı zamanı hesaplamada kullanılan yöntemi vermesi ve 1022 tane yıldızı kapsayan bir kataloğu içermesi, o dönemdeki gökbilim çalışmalarının düzeyini yansıtır. Kopernik‘in teoremine kadar Avrupa’da bilimsel olarak kabul edildi. İS 800’de Harun-ür-Reşit’in isteği üzerine El-Mecesti adıyla Arapçaya çevrildi.

Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte Yermerkezli Dizge'nin ana çizgilerini verir; İkinci Kitap, Menelaus'un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş'in hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay'ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay'ın ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap'ta gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios'un durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi âleti yapabilmek için gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir ve yapıtın en özgün kısmıdır.

Batlamyus, bu eserinde ana çizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.

Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun için Batlamyus Yer'i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik astronomide bu düzenek (eksantrik) dış merkezli düzenek olarak adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, (episikl) taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.


Nikolas Kopernik





19 Şubat 1473 tarihinde Polonya’da doğmuştur.
Piskopos danışmanlığı yaparak geçimini sağlayan ve boş zamanlarında astronomi, matematik, harita bilimi ile ilgilenen bilim adamıdır. Kopernik, “göksel kürelerin devinimleri üzerine” adlı eserinde güneş sistemini tanımlamış ve güneşin merkezde bulunduğu sabit yörüngeler üzerinde gezegenlerin hareket ettiği tezini kabul eden “gün merkezlilik = heliosentrik sistem” yasasını savunmuştur. Kopernik ölmeden kısa bir süre önce yayımlanan bu kitabı (1543), modern astronomik gelişmelerin başlangıç noktasını oluşturmaktadır.

Küçük yaşta 10 yaşındayken yitiren Kopernik'in eğitimini dayısı Lucas Waczenrode üstlendi. 1491'de Krakow Üniversitesi'ne giren Kopernik , sonra Bologna Üniversitesi'ne de gitti. Bologna'da Yunanca, matematik ve Platon felsefesi okudu. Ermeland piskoposu Waczenrode'nin önerisiyle 1497'de Frombork kilise kuruluna seçilen Kopernik böylece yaşamı boyunca sürecek bir mali güvenceye kavuşmuş oldu. Padova üniversitesinde tıp ve Ferrera Üniversitesi'nde kilise hukuğu öğrenimi gördükten sonra Frombork'da katedral kurulu temsilciliği görevini yaşamı boyunca yürüttü, ayrıca hekim olarak da çalıştı.

Kopernik, astronomi alanındaki çalışmaları ilerledikçe, Ptolemaios'un (batlaymus da denmektedir) evren modeline karşı giderek büyüyen bir kuşku duymaya başladı. Eski Yunan filozoflarının görüşlerinin bir bireşimi olmakla birlikte Batlaymus’un özgün katkılarını da içeren bu model yermekezli (GEOSENTRİZM) idi yeri (arzı yani dünyayı) evrenin merkezi kabul ediyordu. 16. yüzyıla gelindiğinde Batlaymus’un görüşleri tümüyle egemen olmuş, neredeyse bir dinsel inanç biçimine dönüşmüştü. Filozoflar arasında evrenin merkezinin Yer değil Güneş olduğunu öne sürenler de olmuş, ama bunların görüşleri kabul görmemişti. Güneş, Ay ve gezegenlerin devinimlerine ilişkin gözlemlerin yer merkezli modele uygunluğunu sağlamak amacıyla taşıyıcı çember ve ilmek kavramlarını ortaya atan Batlaymus’un sisteminde her gezegen ilmek olarak adlandırılan bir çember üzerinde dolanıyor, bu çemberlerin merkezleri de taşıyıcı çember adı verilen büyük bir çember üzerinde deviniyordu.

Kopernik günmerkezli sistem üzerindeki çalışmalarını sonraki yıllarda da yoğun biçimde sürdürdü. Görüşleri 1533'te Roma'da Papa VII. Clemens'e bir konferans biçiminde sunulduğunda papanın tepkisi olumlu olmuş ve Kopernik'e kitabını yayımlaması 1536'da resmen önerilmişti.

Öte yandan Martin Luther, Yer'in ayrıcalıklı konumuna son veren ve Kitabı Mukaddes'in öğretilerine ters düşen yeni evren görüşüne karşı çıkıyor ve Kopernik'i şiddetle eleştiriyordu.

Kopernik, Göksel Kürelerin Devimini Üzerine adlı kitabında GÜN MERKEZLİLİK yasasından bahsetmiştir. Buna göre, gezegenler Güneş’in çevresinde sabit bir yörüngede hareket ediyordu. Heliocentric System olarak bilinen bu yaklaşım zaman sonra günümüz astronomisinin de kabul edeceği bir yasa haline gelecekti.

Kopernik , günmerkezli kuramıyla, Ay'ın ve gezegenlerin devinimlerini Ptolemaios ( Batlaymus ) sistemine oranla daha yetkin bir biçimde hesaplanabildiğini savunuyordu ama gezegenlerin çembersel yörüngeler üzerinde sabit hızla dolandıkları görüşünden vazgeçemeyen Kopernik gözlem sonuçlan ile model arasında uygunluk sağlamak amacıyla Güneş'in yörüngelerin tam merkezinde yer almadığını kabul etmek zorunda kalmıştı; modeli, gene aynı nedenlerle, karmaşık bir ilmekler sistemi içeriyordu.

Kopernik gene de ortaya koyduğu sistemin estetik yönden daha çekici ve ilahi takdire daha uygun olduğu kanısındaydı.

Kopernik'in büyük yapıtını, basılmış olarak ancak yaşamının son gününde görebildiği sanılmaktadır.

Kitabının yayınlanmasından bir süre sonra hayatını kaybeden Kopernik (24 Mayıs 1543), dönemin sert yaptırımları olan katolik kilisesiyle yüzleşmek zorunda kalmadı. Nitekim kutsal yazıtlara göre merkezde olan Güneş değil, Dünya idi. Haliyle Kopernik, HELİOSENTRİK SİSTEM yaklaşımı ile hem kutsal görüşle çatışıyor hem dönemin astronomisine yeni bir soluk getiriyordu. Devamında ise kilise bunu kutsala bir hakaret olarak algılayacak ve Kopernik’i kafir olmakla suçlayabilecekti.

Kitabın, çıktığı ilk zamanlarda yasaklanmamasının sebebi Kopernik’in bu yasalardan çoğunlukla varsayım olarak bahsetmesi ve kuramlarındaki zayıf teorilerdi. Kitabın özelliklerinden biri de, dilinin Latince olmasıydı. Bu yüzden kitabı yalnızca Latince bilen üst tabaka okuyabilecekti. Halk Kopernik’in yaklaşımlarından büyük ölçüde habersiz kalacaktı.

Kopernik'in günmerkezli sistemi özgür düşünceli birçok bilim adamınca kabul gördü. Bunda, bu sistemin daha yetkin oluşunun yanı sıra geleneksel inanışlardan kopuşu simgeliyor olması da önemli bir rol oynadı.

Aristoteles'in ısrarla savunduğu Yer'in durağan olduğu görüşü ile Batlaymus’un Yer'in evrenin merkezinde yer aldığı görüşü zamanla kilise tarafından dinsel bir dogma haline getirilmişti. Gene de birçok ileri görüşlü düşünür ve bilgin bunların bilimsel gelişme yollarını tıkadığı ve çoktan terk edilmeleri gerektiği düşüncesindeydi. Aslında dine karşı düşmanlık bilim ikiye bölmüş , kopernikçiler bu noktada sadece güneş merkezciliği savunmakla kalmayıp o manada ruhban sınıfı ile de tartışmaktaydılar.

Kopernik kuramı evrene bakış açısında iki önemli değişikliğe yol açtı. Bunlardan birincisi evrenin boyutlarına ilişkindi. Yıldızlar gökyüzünde hep aynı sabit konumlarda gözlenmekteydi; oysa eğer Yer Güneş'in çevresinde dolanıyorsa, yıldızların konumlarında önemli küçük değişmeler görülmesi gerekirdi. Kopernik bunu, yıldızlan taşıyan kürenin Yer'den çok uzakta oluşuyla açıkladı. Böylece, günmerkezli sistem, evrenin daha önce sanıldığından çok daha büyük olduğu görüşünün kabul edilmesine yol açtı. İkinci değişiklik cisimlerin neden yere düştüklerinin açıklanmasına ilişkindi. Aristotelesçi öğreti, cisimlerin "doğal konumlan" olan evrenin merkezine doğru düştüklerini öngörüyordu, ama Koperniğin hipotezi olan günmerkezli sistem, evrenin merkezinin Yer'in merkezi olmadığını ortaya koyunca düşme olgusuna da yeni bir açıklama bulmak gerekiyordu. Düşen cisimlere ilişkin yasaların yeniden ele alınıp incelenmesi düşüncesi yaklaşık 150 yıl sonra Newton'un evrensel kütleçekimi kavramını ortaya koymasıyla sonuçlanacaktı.

"Yer'in evrenin merkezi konumundan bir gezegen konumuna indirgenmesinin etkileri çok derin oldu. Artık Yer'i, yaratılışın bir örneği, bir simgesi olarak düşünmek olanaksızdı. çünkü Yer, öteki gezegenler gibi bir gezegendi, başkaca bir üstünlüğü yoktu. Yer artık çevresindeki değişmez evrenin ortasında değişimin ve yok oluşun merkezi değildi. Küçükevreni (mikrokozmos) oluşturan insanı kendisini çevreleyen büyükevrenin (makrokozmos) bir yansıması olarak kabul etmek de artık olanaklı değildi.

Geleneksel inançlar ve kalıplar sistemine başarıyla karşı çıkabilmek insanın evrene ilişkin görüşlerinin tümüyle değişmesini gerektiriyordu; işte "Kopernik Devrimi" deyimi bu değişmeyi ifade eder.

GALILEO





Galileo Galilei, 15 şubat 1564 yılında İtalya’da doğmuştur. İtalyan astronom, fizikçi, filozof ve matematikçi bir bilim adamıdır. Babası tanınmış ünlü müzisyenlerinden Vincenzo Galilei’dir. 

Galileo, 1581 yılında Pisa Üniversitesi’nde Tıp okuluna başladı. Fakat maddi durumu el vermediği için okulu yarıda bırakmak zorunda kaldı. 1583 yılında matematiğe yönelerek araştırmalar yaptı. Bu dalda başarısından dolayı Pisa’da profesör oldu. Sarkacın, yüzen cisimlerin ve kinetiğin Aristo fiziğinden farklı bir düşünceyle matematiksel olarak ele alınması gerektiğini düşündü.

Galileo teleskop kullanarak uzayı gözlemlemiş ve Kopernik'in heliosentrik teorisini desteklemiş , gözlemsel olarak ispatlamaya çalışmıştır.

Aslında teleskopun mucidi de galileo değildir. teleskop o dönem bilinen bir şey olup sadece iki mercekli bir aparattı. o teleskoplarla uzayı gözlemlemek zaten imkansızdı. insanlar o dönem teleskobu sadece eğlence için, konu komşuyu dikizlemek için kullanıyordu. galileo ise teleskobu geliştirerek önce 4 mercekli, sonra 8 mercekli, 16, 32 mercekli güçlü teleskoplar yaparak uzayı gözlemlemiş, bilinen yıldızların yanında çıplak gözle görülemeyen pek çok yıldız olduğunu fark etmiş, ayın yüzeyinin kraterlerler, çukurlar ve dağlarla dolu bir kara parçası olduğundan tutun da, güneşin yüzeyinde lekeler olduğuna (güneş lekelerine), jüpiter'in uydularından tutun, güneşin kendi ekseni etrafında döndüğüne kadar pek çok gözlemsel keşif yapmış, bu keşiflerini başkaları da yapmasın diye kullandığı teleskopları ve onların planlarını bir sır gibi saklamıştır. hatta birkaç kez teleskoplarını çalmak isteyen hırsızlık girişimleri de olmuştur. tabi teleskoplarını sır gibi saklaması da onun keşiflerine olan inandırıcılığı azaltmış, meslektaşları "madem bu saçmalıklara inanmamızı istiyorsun, o zaman şu kullandığın aleti bize de ver, biz de görelim bakalım" şeklinde sataşmalarına maruz kalmıştır.

ama galileo akıllı bir adamdı. buluşlarını savunabilmek için keşfettiği yıldızlara dönemin en güçlü ailesi olan MECİDİ'lerin, fransa kralının vb pek çok nüfuzlu kişilerin isimlerini vermiştir. böylece inkar eden oldu mu medici'nin "sen benim yıldızımı inkar mı ediyorsun bre densiz" şeklinde saldırılarına maruz kalıyordu. tabi o dönem medici ailesinin tüm dünyayı yöneten süper güçlü bir aile olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

galileo hakkında bilinen bir başka yanlış ise, onun astrofizikçi olduğu yanlışıdır. hayır, galileo astrofizikçi değil, matematikçiydi. tabi o dönem diğer bilim adamları gibi galileo da her şeyden anlayan kompleks bir bilim adamı olsa da, esas uzmanlık alanı matematiktir.

Galileo zamanında dünyanın dairesel bir disk olduğunu zaten herkes kabul ediyordu , bazıları küre olabilceğini de savunuyordu. Küre dünyayı savunanların tezi ise dünyanın güneşin etrafında değil, güneşin dünyanın etrafında döndüğünü zannetmesiydi. kilisenin her şey insanlar için yaratılmıştır tezine binaen güneşin, gezegenlerin, yıldızların ve bilcümle uzay cisimlerinin dünyanın etrafında döndüğüne inanılıyordu ve tüm haritalar buna göre yapılmış teorik olan her şey pratik olarak da kullanılmaktaydı.


Heliosentrik ( gün merkezli , dünyayı güneş etrafında döndüren ) teoriyi ilk söyleyen galileo değil, nicolaus copernicus adında polonyalı bir bilim adamıydı. fakat copernicus başına geleceklerden korktuğu için bunu 20 yıl kadar saklamış, ölümüne yakın bir kitap yazarak (de revolutionibus orbium coelestium) bulgularını anlatmıştır. Fakat o dönem kitabı pek okuyan olmadığı için pek fazla tepki çekmemiş, zaten kilise ne olduğunu anlayana kadar copernicus eceliyle ölmüştür.

Lakin copernicus'tan yıllar sonra, onun bu teorisini ölümüne savunan italyan filozof Giordano Bruno, fikirlerinden vazgeçmediği için engizisyon tarafından yargılanmış ve idama mahkum edilerek diri diri yakılmıştır.


NEWTON





Isaac Newton 4 Ocak 1643 doğumlu İngiliz fizikçi matematikçi astronom mucit felsefeci ve kimyacıdır. Tarihteki en etkileyici bilim adamı olduğu düşünülür. Bilim devrimi ve bilimsel metod onun adıyla anılır.


1687’de yayınlanan kitabı Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica klasik mekaniğin temelini oluşturmuştur ve tarihte en önemli bilimsel kitaplardan biridir. Bu çalışmasında Newton evrensel kütle çekimini ve hareketin üç kanununu ortaya koymuş ve sonraki üç yüzyıl boyunca bu bakış açısı bilim dünyasına egemen olmuştur.

Newton dünyadaki nesnelerin hareketleri ile gökyüzündeki nesnelerin aynı doğal yasalar ile yönetildiklerini kendi kütle çekim kanunu ile Kepler’in gezegen hareketleri kanunu arasındaki tutarlılıklar ile göstermeye çalışmıştır.

Newton yaptığı çalışmalarda bazı hesaplamaların içinden çıkamayınca kendi bulduğu formüllere uyması için bazı varsayımlar ortaya atmak zorunda kalmıştır. Kendisi de bu varsayımların hatalı olduğunu bilmesine rağmen bunları kullanmak zorunda kalmış. İlerleyen yıllarda yapılan bilimsel araştırmalarla Newton’un bu hataları tespit edilmiştir. Ama yine de yaptığı çalışmalara kıyasla bunlar göz ardı edilmiştir…


Kendi sözleriyle : ‘ Ben Pisagor’un sırlarının çok azına vakıf olabildim’ diyerek Pisagorculara da atıfta bulunarak kendi tarafı konusuna dikkat çekmiştir. Sir Isac Newton’un Simyacılığı ve gizli ilimlere olan düşkünlüğü Bilimcilik pazarlayan akademik çevrelerde hemen hemen hiç duyulmamıştı. Newton yaşamının neredeyse tamamını okült , alşimi ve kadim kutsal metinleri ve onlarda şifrelendiğine inandığı Gizli Bilgileri çözmekle geçirdiği 1936 yılına kadar hiçbir akademisyen tarafından cesaret ederek dile getirilememiştir. Zaten Newton’un gizli hayatını da bilen çok olmamıştır. 1886 da kimlikleri bilinmeyen kişiler Cambridge Üniversitesinin en üst düzey yöneticilerine ellerinde Newton’a ait belgeler bulunduğunu ve bunları üniversiteye bağışlamak istediklerini bildirdiklerinde üniversite yetkilileri bu büyük koleksiyona şöyle üstün körü baktıktan sonra ‘Bunlar herhalde kendisinin eğlenmek için yazdığı metinlerdir , bunlar bizdeki fizik ve metematik külliyatının eki olarak arşivimize almak bilimin tanrısı sir Isac Newton a hakaret olur ‘ diyerek elinin tersiyle itmişlerdir. 1936 da aynı Newton külliyatı bu kez Sothheby’s müzayede şirketi tarafından satışa çıkartıldı. Üniversite yine ilgilenmedi. Öyle ya , Newton sadece bilim ve akıldan oluşmuş bir dâhiydi , onun böyle hokus-pokus işleri ile uğraşmış olması düşünülemezdi ve düşünülmesi bile teklif edilemezdi. Ama çok ilginçtir ki 2 bilim adamı böyle düşünmüyordu. Bunlardan birincisi Newton a ait olan dev külliyatın Simya ve Hermetizm ile doğrudan bağlantılı bölümünü , diğeri de 800 büyük dosyadanoluşan İncil ve eski ahit araştırmalarını kapsayan bölümlerini satın aldılar.

Newton’un Alşimi alanında yaptığı çalışmaları altı yıl süreyle inceleyen alıcı , kapitalist iktisat anlayışının ünlü kuramcısı ve matematik dehası John Maynard KEYNES di. Keynes , tam altı yıl newtonun külliyatı üzerinde çalıştı ve 1942 de 2.dünya savaşının en yoğun yaşandığı günlerde ünlü Royal Society Club’da ‘Newton’un gizli hayatı alşimi’ başlıklı bir konferans verdi.Üniversite keynesin böyle bir konferans vereceğine çok şaşırdı ama onu cezalandırmadılar. Keynes konferasında şöyle konuştu ( tercümesi ) :


‘ 18.yüzyılda Newton , çağdaş bilim adamlarının en büyüğü ve öncüsü bir dahi olarak tanıtılmış, sadece bilim ve akıldan oluşmuş bir buz kalıbı gibi lanse edilmiştir. Ben Newtonu bu ışık altında görmedim. Bu külliyatı okuyan başkaları da eminim benim gibi düşüneceklerdir. 1696 da bu yazılarını sandıklara doldurup Cambridge den ayrıldığı günden bu yana hiç okunmamış olan bu yazıları şimdi okuyan biri , Newton un gerçekte Akıl çağı’nın ilk tanrısı ve öncüsü değil , tam tersine Babil ve Sümerlerden beri yaklaşık 10.000 yıldır var olan gizli entelektüel dünyanın SON TEMSİLCİSİ BİR MAJİSYEN olduğunu anlayacaktır.’

Keynes , aynı konferansta Newton’un gerçekte bilim adamı olmaktan çok bir beyaz majisyen olduğunu ve tüm evrenii , baş alşimist olarak gördüğü tanrının belirli bir şifreleme yöntemi ile yarattığına inandığını da hiç çekinmeden anlatmıştı.

Newton’un bu yönünün genç bilim adamlarına ulaşmasını , onlar tarafından bilinmesini engelleyen ve Newtonun bu gizli çalışmalarının onun bilimsel çalışmalarını nasıl etkilediğinin öğrenilmesini saklayan üniversite idi. Keynes bu durumu öğrenince Newton Külliyatını kendi miras listesinden çıkartarak belki de inat olsun diye onun adına kurulmuş olan Cambridge Kings Collage’deki arşive bağışladı. Halen de oradalar.

Newton’un incil ve kadim kutsal metinlerle ilgili çalışmasını satın alan kişi de bu külliyatı 1948 de İngiltereden yeni kurulan İsrael Siyonist Devleti ne kaçırdı ve MS15 kod adıyla kayıtlı olan bu 800 sayfalık külliyat 2009 yılına kadar sadece İsrailli tanrıbilimcilerin ve araştırmacıların denetiminde kaldı.

Sir Isac Newton’un kütüphanesinde 1752 kitap kayıtlıydı. Bunlardan 170i doğrudan doğruya okült , simya , hermetizm ile bağlantılıydı . Kadim kutsal metinler ve bunlarla ilgili kitaplarda biraz daha fazlaydı. Newton kütüphanesindeki sadece 369 kitap BİLİM KATAGORİSİNDE idi.

*** SİMYA ***


Simya (alşimi), hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanatı bünyesinde barındırırdı.

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.

Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar 'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve Hermetik dalları modern spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.
Günümüzde, simya mistik, ezoterik ve sanatsal yönleri nedeniyle bilim tarihçileri ile filozofların ilgi alanına girmektedir. Simya, modern bilimin temelini atan disiplinlerden biridir ve günümüz kimya ve metalürji endüstrilerinde kullanılan birçok madde ve işlem eski dönem simyacılarının keşfidir.
Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın günümüz popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simya/simyacı imgelemlerinin de etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi gelmektedir.

Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde bilimadamı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları, evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler harzılamaya harcamalarıdır.

Bazı simyagerler gerçekten kaçık veya şarlatan olsa da, çoğu entelektüel akademisyenler ve önemli bilim adamlarıdır. Mesela, Isaac Newton ve Robert Boyle'un simyacı olduğu bilinmektedir. Bu gibi yenilikçi kişiler kimyasal maddelerin doğasını ve işleyişini araştırmayı denemişlerdir. Bu gibi simyagerler fiziki evrenin sırlarını açıklama girişimleri sırasında deney yapmaya, geleneksel bilgi ve bilgi kalıplarına, Thumb Yasaları'na ve şüpheci yaklaşıma dayanmak zorundaydılar.

Aynı zamanda, simyagerler kimyasal süreçlerde, fiziki durum ve görünüşün büyük ölçüde değiştiği durumlarda dahi, "bir şeyin" mufaza edildiğini kabul ederler. Bu "bir şey" ya da "öz" maddelerin bazı temel prensiplere sahip olduğu, prensiplerin birçok dış görünüş altında gizli halde bulunabileceği ve bu prensiplerin uygun işlemler sonucu ortaya çıkartılabileceği görüşü ile ilintilidir.
Simyacılar tarihlerinde bir düzen ve mantık arayışı içinde olmuşlardır.

Okültizm'in dallarından biri ya da kapsadığı alanlardan biri olarak görülen simya kimi kaynaklarda iç (ezoterik) simya ve dış (egzoterik) simya olarak ikiye ayrılmaktadır. Dış simyadaki bütün kavramlar Hermes-Thot inisiyasyonundaki ezoterik bilgilerin anlaşılamamış sembollerinden ibarettir. Örneğin, dış simyada madenlerin birbirine dönüşümünü sağlamak anlamına gelen “büyük eser” (magnus opum), iç simyada, inisiyatik bir eğitimin sonunda elde edilen spiritüel “aydınlanma”yı ifade eder. İç simyada inisiyasyonlardaki küçük misterlere ve büyük misterlere vakıf olma “küçük eser” ve “büyük eser” diye adlandırılmıştır. “Büyük eser”i gerçekleştiren kişinin “büyük sanat”ın sonunda “felsefe taşı”nı elde etmiş, “ölümsüzlük içkisi”ni içmiş olması, inisiyatik süreç sonunda aydınlanmış olmasını simgelerdi. “İlk madde”yi (materia prima) elde etmek ise, tüm madenlerin türediği madde cevherini elde etmek değil, ruhsal varlığın ilk halini, yani maddi dünyada doğmadan önceki saf hali, saf şuur halini elde etmek anlamına geliyordu. Metalin altına dönüşmesi sembolizminde simgelenen bir anlam da ‘aura’nın arınması, altın parlaklığını gösterecek bir saflığa ulaşmasıdır. Hermes-Thot’a dayanan ezoterik sembollerin, o sembolleri anlayabilecek inisiyatik eğitimden geçmemiş olanların eline geçmesi dış simyayı doğurmuştur. Bu bakımdan kimi yazarlar dış simyayı okültizm kapsamında, iç simyayı ezoterizm kapsamında ele alırlar.